top of page

Küçük Anların Görünmez Ağırlığı ve Kontrol Yanılsaması

3 Eyl
4 dakikada okunur
Hayatımız büyük sahnelerde değil, küçük anlarda yaşanıyor.

İnsan bazen ilişkisinde veya hayatında olmayan bir şey olsun istiyor. Bir konuşma olsun. Büyük bir yüzleşme belki. Bir karar verilsin. Bir şey bitsin ya da yeniden başlasın.

Ve içinden şunu geçiriyor: “Bir gece oturalım, her şeyi konuşalım. Sonra da sabah kalktığımızda hiçbir şey eskisi gibi olmasın.”

Ama hayat çoğu zaman böyle ilerlemiyor. Dün ve bugün birbirinin devamı oluyor. En azından kısa vadede, çakan her kıvılcımın bir mumu yakması ve o mumun tek başına bütün dünyamızı aydınlatması beklentisi biraz fazla kalıyor.

Küçük şeyler, büyük birikimler

Sabah evden çıkarken söylediğimiz bir “günaydın”da… Birinin anlattığını gerçekten dinleyip dinlemediğimizde… Telefonu elimizden bırakıp karşımızdakinin yüzüne baktığımızda… Yorgunken verdiğimiz kısa bir cevapta… Kırıldığımızda hemen saldırmak yerine beş saniye durabildiğimizde…

Bunlar gözümüze küçük adımlar ve önemsiz detaylar gibi görünse de hayatlarımızda küçük şey, anlamsız ayrıntı diye bir şey gerçekte yok.

Çünkü ilişkiler çoğu zaman büyük bir olayla değil; tekrar eden küçük ihmal duygularıyla yorulur, atılan küçük yapıcı adımlarla da yoğrulur.

Bir insan, bir gün içinde yaşanan tek bir olay yüzünden “Beni kimse görmüyor,” demez aslında. Günlerce, aylarca görülmediğini hissettiğinde o duygu köklenip yerleşmeye başlar.

Mesela biri evde bir işi halleder. Küçük bir tamirat yapar, bir şeyi düzeltir, bir yükü alır, güzel bir sofra kurar. Belki büyük bir teşekkür beklemiyordur. Ama hiç görülmemek de insana dokunur. Atar “görülmedim” sepetine bir taş.

“Görülmedim” sepeti ağırlaşır gün geçtikçe. Ortada büyük bir kavga yoktur. Ama ilişkiye bir sessizlik eklenmiştir. Sonra o sessizlik tekrar eder. İnsanların birbirinden uzaklaşması bazen böyle olur: bir anda değil, yavaş yavaş ve sessiz sedasız.

Ama güzel tarafı şu: Yakınlık da küçük şeylerle yeniden kurulabilir. Bir teşekkürle. Bir bakışla. Bir “Senin günün nasıl geçti?” sorusuyla. Birinin sevdiği şeyi hatırlamakla. Bir tartışmada haklı çıkmaya çalışmak yerine, “Ben aslında buna kırıldım,” diyebilmekle.

Hayat, tekrar ettiğimiz küçük şeylerin toplamı.

Belirsizlik ve zihnin hikâyeleri

İlişkilerde bizi en çok yoran şeylerden biri, gördüğümüz ile gördüğümüze verdiğimiz anlamın birbiriyle aynı olmaması.

Daha ortada kesin bir bilgi yokken zihnimizde birkaç bölümlük dizi başlamıştır. Çünkü belirsizlik zordur; beklemek ve sabretmek ise belirsiz bir geleceğe yatırım.

Zihin boşluk sevmez; bilmediği yeri hemen bir hikâyeyle doldurur.

Bu yüzden bazı anlarda kendimize şu soruyu sormak iyi gelir: “Ben şu anda benimle ilintili olanların bütününe ilişkin gerçekten ne kadar şey biliyorum?” Cevap çoğu zaman belirli birkaç parçadır. Tüme giden küçük parçaların yalnızca bir kısmı.

Temkinli olabiliriz ama sürekli tetikte olmak zorunda değiliz. Gözlemleyebiliriz ama dedektif gibi yaşamamız gerekmez. Çünkü değişim bir sözle gelmez; zamanla, tekrar eden davranışlarla ve tutarlılıkla gerçekleşir.

Güven ile bilgi aynı şey değildir

Bazen ilişkilerde huzursuz olduğumuzda daha çok soru sorarak rahatlamaya çalışırız: “Neredesin?”, “Kim var yanında?”, “Niye haber vermedin?”, “Telefonu neden açmadın?”, “Ne zaman geleceksin?”

İlk soru bazen meraktır, ikinci soru kaygıdır. Üçüncü sorudan sonra ise insan içindeki huzursuzluğu bilgiyle susturmaya çalışıyor ya da zihnindeki olumsuz senaryolarla ithamda bulunuyor olabilir.

Güven ile bilgi aynı şey değildir.

Bir insanın nerede olduğunu öğrenebilirsin ama kalbinin nerede olduğunu yalnızca konum bilgisiyle anlayamazsın. Bir insanın telefonunu görebilirsin ama niyetini, vicdanını, sadakatini zorla üretemezsin.

Bu nedenle bazen daha fazla soru sormadan önce şunu sormak gerekir: “Ben şu anda neyin peşindeyim? Bilginin mi, güvencenin mi?”

Kontrol etmek kısa süreli rahatlatır ama uzun vadede insanı daha da yorar. Çünkü kontrolün sonu yoktur. Bir sorunun cevabı gelir, sonra yeni bir soru doğar.

Özne – Ahlak – Yön

Küçük adımların büyük sonuçları derken, attığımız bazı küçük adımların çözüme değil, soruna katkı sağladığını da görmek gerekir. O hâlde küçük adımlarımızın yönü, öznesi ve ahlakı olmalıdır.

Bir insanı sürekli arayarak sadık yapamayız. On kere anlatarak anlayışlı yapamayız. Kendimizi tüketerek bizi sevmesini sağlayamayız. Yani öznesi bir başkası olan eylemlerimizde sorun olabilir.

Karşımdaki insanın hatası ona ait. Benim hatam bana ait. İşte bu, hangi özneye odaklanacağımızı ve nereden başlayacağımızı bize anlatır.

Karşı tarafın yanlışına göre yaşadığımızda, hayatımızın direksiyonunu da onun eline vermiş oluyoruz. O gün nasıl davranırsa biz de ona göre şekilleniyoruz.

“Ben nasıl bir insan olmak istiyorum?”

Bu soru “Her şeye katlanacağım,” demek değildir. Sınır koymak gerekir. “Bu söz beni kırdı,” diyebilmek gerekir. “Böyle konuşulmasını kabul etmiyorum,” diyebilmek gerekir. Ama sınır koymakla misilleme yapmak aynı şey değildir.

Sınır, insanın kendini korumasıdır.

Bazen çok öfkeliyken verilecek en güçlü cevap, hemen cevap vermemektir. Bazen gönderilmeyen bir mesaj, gönderilen on mesajdan daha kıymetlidir.

Tek cümleyle: “Bana yakışan şeyleri yapmaya devam edeceğim.” Özne: Ben. Ahlak: Bana yakışan. Yön: Yapmaya devam edeceğim.

Kendini ifade etmek mi, ispat etmek mi?

Hepimizin görülmek isteyen bir tarafı var. Sevilmek, beğenilmek, değerli hissetmek istiyoruz. Bunda yanlış, ayıp ya da utanılacak bir şey yok.

Kendini ifade etmek başka, kendini sürekli ispat etmeye çalışmak başka.

Kendini ifade ettiğinde insanın içi hafifler. Kendini ispat etmeye çalıştığında ise insan yorulur. Çünkü ispatın sonu yoktur. Eğer kendi değerin tamamen başkalarının bakışına bağlıysa hayatının kumandası sürekli başkalarının elindedir.

Kontrol değil, kontrol yanılsaması

Hayatta kontrol edemeyeceğimiz çok şey var. İnsanların bizi sevip sevmeyeceği, bizi anlayıp anlamayacağı, değişip değişmeyeceği, bize adil davranıp davranmayacağı… Bunların hepsi bizim elimizde değil.

Ama aslında burada kaybettiğimiz şey kontrol değil, kontrol yanılsamasıdır.

Bizim elimizde olan daha küçük ama daha gerçek bir alan var. Kendi sözümüz. Kendi tavrımız. Kendi özenimiz. Kendi sınırımız. Kendi vicdanımız.

Kırdığımız yerde özür dilemek bizim alanımız. Rahatsız olduğumuz yerde açıkça konuşmak bizim alanımız. Bize zarar veren bir şeye karşı kendimizi korumak bizim alanımız. Ama bir başkasının kalbini zorla değiştirmek bizim alanımız değil.

Belki olgunlaşmak bütün cevapları bulmak değildir. Belki olgunlaşmak, hangi sorunun bize ait olduğunu anlayabilmektir. Ve olgunlaşmak, canımızı yaksa da işimize gelmeyen cevabı işittiğimizde belki de onu kabullenebilmektir.

Hayat bir anda değişmiyor. İnsan da bir anda değişmiyor. Ama bir gün öfkeli bir mesajı yazıp göndermediğinde, bir tartışmada haklı çıkmak yerine neye kırıldığını söylediğinde, bir başkasını değiştirmeye çalışmak yerine kendi sınırını çizdiğinde bir şey değişmeye başlıyor.

Ve belki hayat tam olarak oradan dönüyor: bize emanet edilmiş o küçük yerden. Kendi sözümüzden. Kendi tavrımızdan. Kendi kalbimizden.

O an kendi meyve bahçemizin ilk tohumu toprakla buluşuyor. Bir tohum bir bahçeyi, bir bahçe bir ekosistemi, o ekosistem de dünyayı değiştirme potansiyeli taşıyor.

Aforizmalar ve Güzel Sözler

  • Bazen hayatın yönü büyük kararlarda değil, kimsenin görmediği beş saniyede değişir.
 
 
 

Yorumlar


İletişim

Açıkel Yayıncılık, Eğitim, Kişisel Gelişim ve danışmanlık - Mustafa Özgür Kök
Adres : Liman mah. 40. sok. 
             Konyaaltı Antalya

​​

Tel:  90 0242 3168697

Watsup / Cep : 90 0533 8153354

​

Email : mozgurkok@hotmail.com

  • Instagram
  • Youtube

​

 

Mesajiniz icin tesekkürler

bottom of page