top of page

Herkesin Yükünü Taşırken Kendinden Eksilmek

Bir insanın yorulduğunu anlamak her zaman kolay değildir. Bazen yorgunluk, “Çok çalıştım, bittim” diye gelmez. Gece dişlerini sıkarsın. Kâbus görürsün. Sabah kalktığında çenen ağrır. Çocuğun sana bir şey anlatır; kelimeler kulağına gelir ama anlamı zihnine ulaşmaz. İşinin başına geçersin, yıllardır yaptığın bir şeyde elin tereddüt eder. Sonra da kendine kızarsın: “Ben ne zaman bu hâle geldim?”

Asıl soru çoğu zaman şudur: Nerede tükettin bu gücü?

Çünkü insan yalnızca yaptığı işlerden yorulmaz. Düşündüğü, kontrol etmeye çalıştığı, başına bir şey gelmesin diye zihninde nöbet tuttuğu insanlardan da yorulur. Bir yakınının dağınık hayatı, başka birinin yanlış yatırımı, aile içindeki bir sorun, çocuğun hayatında kapanan bir dönem, evdeki koşuşturma, işlerin ekonomik tarafı… Her biri ayrı ayrı anlaşılır bir kaygıdır. İnsan sevdiği için düşünür, merak eder, üzülür. Buraya kadar bir mesele yok.

Mesele, bütün bunların ortasında tek bir insanın herkes adına düşünmeye, önlem almaya, çözüm üretmeye ve duygusal bedel ödemeye başlamasıdır.

Bir bakıyorsun; çevrende beş kişinin ayrı ayrı problemi var ama beşinin de duygusal yükü sende. Birinin hayatı iyi gitmiyor, sen düşünüyorsun. Birisi parasını yanlış kullanıyor, sen hesap yapıyorsun. Bir başkası ilişkisinde sınır koyamıyor, sen geceleri sinirleniyorsun. Yetişkin insanlar karar alıyor, sonucunu sen taşıyorsun. Sonra kendi işine, kendi çocuğuna, kendi hayatına geldiğinde “Hiçbir şey yapmak istemiyorum” diyorsun.

E nerede tükettin gücü? İşte burada tükettin.

Kaynak deyince çoğumuzun aklına para geliyor. Oysa insanın kaynakları yalnızca para değildir. Zamanın kaynaktır. Dikkatin kaynaktır. Uykun, neşen, karar verme gücün, mesleki odağın, bedeninin dayanıklılığı, çocuğunu dinleyebilme kapasiten de kaynaktır. Bunların her biri sınırlıdır. Güçlü olman bunların sonsuz olduğu anlamına gelmez.

Hatta güçlü insanların en büyük yanılgısı bazen tam burada başlıyor: “Ben hallederim.”

Halledersin. Bir kere halledersin, iki kere halledersin, on kere halledersin. Zaten yapabildiğin için insanlar da sana gelir. Aile “O çözer” der. İş yeri “O takip eder” der. Çocuk “Annemin enerjisi bitmez” diye düşünür. Telefonlar sana yönlenir. Bir şey aksadığında ilk sen aranırsın. Başlangıçta bu, insana değerli olduğunu da hissettirir. İhtiyaç duyulan kişi olmak hoşumuza gider. Fakat değerli olmakla herkesin acil servisi hâline gelmek aynı şey değildir.

Burada yardım etmekle kurtarmaya çalışmak arasındaki farkı iyi ayırmak gerekiyor.

Bir insanın önemli bir gününde yanında görünürsün; “Ben buradayım” duygusunu verirsin. Yardım budur. Bir yakının arar, canı sıkkındır; dinlersin, konuşursun. Yardım budur. İhtiyacı olan birine gücün ölçüsünde maddi destek verirsin. Bu da yardımdır. Ama telefonu kapattıktan sonra onun hayatını zihninde yaşamaya devam ediyorsan, gece boyunca ihtimalleri çeviriyor, onu nasıl düzelteceğini düşünüyor, senden istemediği çözümleri hazırlıyor, başka yetişkinleri onun adına ikna etmeye çalışıyorsan artık yardım etmiyorsun. Başkasının sorumluluğunu içeri taşıyorsun.

Yardımın bir ölçüsü vardır. Kurtarıcılığın sonu yoktur.

Başkalarının yükünü taşırken kendi sınırlarını yeniden kuran insan

Çünkü bir yetişkinin hayatını onun yerine düzeltemezsin. Bugün bir açığını kapatırsın, yarın başka bir açık çıkar. Bugün borcunu ödersin, yarın aynı kararı yeniden verir. Bugün kavgasını çözersin, sonra seni ilişkinin daimî hakemi yapar. İnsanlar kendi kararlarını alırlar; bazen başarılı olurlar, bazen kaybederler, bazen de açık konuşalım, hayatlarının içine ederler. Sevdiğin bir insanın bunu yapmasını izlemek çok zordur. Elin gider. Müdahale etmek istersin. “Bir şey yapmalıyım” dersin.

Ama herkesin hayatını düzeltebiliyorsan o zaman insan değilsin zaten. Başka bir şeysin. Bizim o kadar gücümüz yok.

Kurtarıcı rolünün tuhaf bir tarafı da şudur: İnsana çok şey yapıyormuş hissi verir ama çoğu zaman karşısındakini güçlendirmez. Bir yetişkinin her hatasını sen telafi edersen, onun kendi sonucuyla karşılaşmasını engellersin. Her talebi karşılarsan, karşı taraf senin de sınırın olduğunu öğrenemez. Sürekli yumuşatır, hazırlar, düzenler ve toparlarsan bir süre sonra senin emeğin hayatın doğal hizmeti gibi algılanır.

Geçen gün marketten çıktım. Para üstü birkaç bozukluk verdiler. Demir para taşımayı sevmem; kapının önündeki birine uzattım. Döndü, “Ben bununla ne yapacağım?” dedi. Ben de “Ne istiyorsan onu yap, bana ne?” dedim.

Şimdi mesele verdiğim paranın miktarı değil. Kimse bana onu bedava vermiyor. Ben çalışıyorum, sen çalışıyorsun. Zamanımızı, enerjimizi, emeğimizi veriyoruz. Gönülden verdiğim bir şeyin kıymetini bilip bilmemek karşı tarafın meselesi. Ama benim verdiğimi yetersiz bulup bana yeni bir borç çıkarması başka bir şey.

İnsan bazen iyi kalabilmek için “Bana ne?” demeyi öğrenmek zorundadır. Bu duyarsızlık değildir. “Bu benim sorumluluğum değil” demektir. Her üzücü olay senin görevin değildir. Her yanlış kararı sen düzeltmek zorunda değilsin. Çünkü bir insan kendi hayatına zarar verirken sen kendini kollamazsan, o zarar yalnızca onun hayatında kalmıyor. Senin uykuna giriyor. Çenene giriyor. İşine, kazancına, evliliğine, çocuğunla kurduğun ilişkiye giriyor.

Bir de çocuklar meselesi var. Çocuk değerlidir, ihtiyaçları önemlidir, ona iyi davranmak gerekir. Ama çocuk evin tek insanı değildir. Annenin de babanın da ihtiyaçları, yorgunluğu ve sınırı vardır. Sen her seferinde onun bütün rahatsızlığını hemen giderir, yemek seçtiğinde başka yemek hazırlar, bir şeyi beğenmediğinde üçüncü ve dördüncü seçeneği çıkarır, öfkelendiğinde bütün düzeni onun etrafında değiştirirsen çocuk senin enerjinin bitebileceğini nereden öğrenecek?

Kötü niyetinden değil; karşısına hiç sınır çıkmadığı için öğrenemeyecek.

Çocuk ailede yalnızca hizmet alan kişi değildir. O ailenin bir üyesidir. Yaşına göre sorumluluk alır, bazen bekler, bazen önündeki seçeneklerden birini kabul eder, bazen de istediği şey olmaz. Sevgi, çocuğu hayatın bütün sürtünmelerinden korumak değildir. “Bugün bunu yapacak gücüm yok” demek sevgisizlik değildir. Tam tersine, evde başkalarının da bir hayatı olduğunu öğretir.

Sınır koymadığında yalnızca kendini tüketmiyorsun; karşındaki insanın sınır tanıma ve sorumluluk alma kapasitesini de zayıflatıyorsun. Sonra bir gün artık dayanamadığında büyük bir öfkeyle patlıyorsun. Karşındaki de şaşırıyor. Çünkü yıllardır çalışan sistem birden durmuş. “Ne oldu şimdi?” diyor. Ne olacak? İnsan bitti. Makine değildi zaten ama herkes makine gibi kullandı; en çok da kendisi.

Tükenme her zaman büyük bir çöküşle başlamaz. Önce küçük işaretler verir. Kahvaltı yapmadan koşturursun. Kahveni saatler sonra içersin. Telefon çaldığında içinden bir şey daralır. Basit bir istek bile ağır gelir. Çocuğun konuşur, dinleyemezsin. Sevdiğin işi yapmak istemediğini söylersin. Oysa belki sorun iş değildir. İşe gidecek enerjiyi başka insanların çözülemeyen hayatlarında harcamışsındır.

İnsanlar yaptığın işe yalnızca teknik bilgin için gelmez. Senin ilgine, neşene, özgüvenine, orada oluşuna da gelir. Senin işinin başında canlı olman gerekir. Dikkatin bütün gün başkalarının krizleri tarafından işgal ediliyorsa, işinin başında yalnızca bedenin kalır. Elin eskisi gibi çalışmaz, kararın bulanır, sabrın azalır. Sonra “Ben işimi sevmiyorum galiba” dersin. Belki de işini değil, o işe tükenmiş hâlde gitmeyi sevmiyorsun.

Ben bunu kendi hayatımda telefon üzerinden öğrendim. Bir dönem günde yüzlerce telefon konuşması yapıyordum. Çok çalışıyordum ve kendimi dayanıklı, sabırlı, neredeyse tükenmez sanıyordum. Korkunç bir özgüven: “Bana bir şey olmaz.”

Oldu.

Bir noktadan sonra telefon sesi bile bedenimde alarm yaratmaya başladı. Aradan yıllar geçti; hâlâ kayıtlı olmayan numaraları açmak istemiyorum. Telefonum çoğu zaman sessizde. İnsan kendini bir kez ciddi biçimde tükettiğinde “Biraz dinlendim, geçti” diyemiyor. Bazı yorgunluklar bedene yazılıyor. Zihin “Tamam, artık sorun yok” diyor ama beden o kadar kolay ikna olmuyor.

Bir gece çok geç saate kadar çalışmıştım. Sonunda birisi aradı ve çok kötü durumda olduğunu, yardıma ihtiyacı olduğunu söyledi. Kolumu kaldırıp su içecek gücüm yoktu. Mesaj yazacak hâlim bile kalmamıştı. O anda şunu düşündüm: Arayan eşim olsaydı ne yapacaktım? Çocuğum “Başım sıkıştı, sana ihtiyacım var” deseydi gidebilecek miydim?

Hayır. Herkese yetişmeye çalışmış, en yakınıma bile verecek bir şey bırakmamıştım.

İnsan orada kendisine şunu sormalı: Ben ne yapıyorum? İyi insan olmaya mı çalışıyorum, yoksa kendimi mi çarçur ediyorum?

O fark edişten sonra çalışma düzenimi değiştirmeye başladım. Birden olmadı. Önce bir günü boşalttım, sonra bir gün daha. Çalışma saatlerime sınır koydum. Beni sürekli tüketen insanlarla arama mesafe koydum. Her telefonun benim telefonum olmadığını, her ihtiyacın benim görevim olmadığını öğrenmeye başladım. Bugün işime daha istekli gidiyorsam bunun sebebi insanlardan vazgeçmem değil; kendimi tüketmeden insanlarla birlikte olmayı öğrenmiş olmamdır.

Kendine iyi davranmak her zaman büyük bir tatil, inziva veya hayatı baştan kurmak değildir. Bazen telefon yönlendirmesini üzerinden almaktır. Her çağrıya cevap vermemektir. Sabah kahveni soğutmadan içmektir. “Bugün yemek hazırlayacak hâlim yok, elimizdeki seçeneklerden birini seçebiliriz” demektir. Bir yetişkinin kararını kendisine bırakmaktır. Bir talebe hemen cevap vermemektir.

Küçük görünür ama yön değiştirir.

Elbette sınır koyunca insanın içine hemen huzur dolmuyor. Önce suçluluk geliyor. “Ben yapmazsam ne olur?” sorusu geliyor. Boşluk geliyor. Çünkü bu yalnızca bir davranış değil; yıllarca kurulmuş bir kimlik. Her şeyi toparlayan kişi, toparlamayı bırakınca bir süre kendini işe yaramaz hissedebilir. Çevresi de rahatsız olabilir. Çünkü senin sınırın, onların alıştığı rahatlığın bitmesi anlamına gelir.

Bu rahatsızlık yanlış yaptığının kanıtı değildir. Yeni bir şey yaptığının işaretidir.

Sevdiklerine yapabileceğin en büyük yardım, her krizi onların yerine çözmek değildir. Güçlü kalmaktır. Ekonomik, duygusal ve fiziksel olarak tek parça kalmaktır. Çünkü bir gün gerçekten ihtiyaç olduğunda insanların gelebileceği bir kapı olmak istiyorsan, önce o kapının ayakta kalması gerekir.

İyi insan olmaktan vazgeçme. Elinden tut, dinle, gücün varsa paylaş. Ama iyiliği kendini tüketme yöntemi hâline getirme. Yardım et; hayat üstlenme. Yanında dur; yerine yaşama. Sev; ama kendini o sevginin içinde yok etme.

Şimdi dönüp kendine bak: Taşıdığın yüklerin kaçı gerçekten senin? Kaçı senin sorumluluğun, kaçı yalnızca senin kaygın? Ve sen bütün bunları taşırken kendi hayatının hangi kısmını yere bıraktın?

Bugün bütün düzeni değiştirmek zorunda değilsin. Tek bir yükü sahibine geri ver. Tek bir telefonu üzerinden al. Tek bir “Ben hallederim” cümlesini söyleme.

Sonra kendine bir kahve yap. Bu defa bari soğutmadan iç.

 
 
 

Yorumlar


İletişim

Açıkel Yayıncılık, Eğitim, Kişisel Gelişim ve danışmanlık - Mustafa Özgür Kök
Adres : Liman mah. 40. sok. 
             Konyaaltı Antalya

​​

Tel:  90 0242 3168697

Watsup / Cep : 90 0533 8153354

Email : mozgurkok@hotmail.com

  • Instagram
  • Youtube

 

Mesajiniz icin tesekkürler

bottom of page