top of page

GÖRÜNMEZ YÜKLERİN AĞIRLIĞINDAN KURTULARAK YENİ YAŞAM ALIŞKANLIKLARINA GEÇİŞ


Merhaba sevgili dostlar. Bugün burada, her gün içinden geçtiğimiz ama çoğunlukla adını koyamadığımız o tanımsız ama gerçek yorgunlukları konuşmak için bir aradayız.




Tanımsız Yorgunluklar ve Ruhun Toz Bulutları




Bazen sabahları hoş bir enerjiyle uyanırsınız, "Bugün her şey yolunda" dersiniz. Ancak gün biterken, fiziksel olarak çok ağır bir iş yapmadığınız halde omuzlarınızda sanki dünyayı taşımışsınız gibi bir ağırlıkla koltuğa yığılırsınız. Düşündünüz mü, acaba neden bu kadar bitkinsiniz? Üzerinizde biriken bu ağırlık nedir?


Aslında o gün, başınızdan büyük felaketler geçmemiştir. Kimseyle büyük kavga etmemiş, büyük bir kayıp yaşamamışsınızdır. Ama sinir sistemimiz "hayati" olarak kaydettiği bir gerilimle dolmuş taşmıştır. Market sırasındaki küçük bir kabalık, kapınızı çalan kargocunun o anki negatif tavrı ya da her gün selamlaştığınız komşunuzun o gün yüzünüze bakmadan geçip gitmesi... Bunlar dışarıdan bakınca "Aman canım, buna mı takılıyorsun?" denecek kadar basit detaylar gibi görünür. Ama işte sinir sistemimiz böyle çalışmıyor. O, bu küçük anların her birini birer tehdit, birer gerilim noktası olarak not ediyor ve o görünmez ipi germeye başlıyor.


Ruhumuzun üzerindeki bu görünmez toz parçaları biriktiğinde, artık sadece yorgun değil, aynı zamanda savunmacı bir hale geliyoruz. Bu durum bizim "huysuzluğumuzdan" değil, sistemimizin biyolojik işleyişinden kaynaklanıyor. Gün boyu biriken o binlerce küçük sürtüşme, tanımlanmamış bir yorgunluk patlamasına dönüşüyor. Özellikle ev hayatındaki o sessiz mesaiyi düşünün. Zihinde hiç bitmeyen o organizasyon şeması, yetişmesi gereken yemekler, evin düzeni ve o bitmek bilmeyen "şurada yine mi toz kalmış?" sızıları... Bunlar aslında sanıldığı gibi sadece fiziksel işler değil. Bunlar, sinir sisteminizin sürekli "tetikte" kalmasına neden olan zihinsel yüklerdir. Bir kadın, bir anne ya da bir profesyonel iş insanı olarak bu yükleri sırtlandığınızda, sadece işi yapmıyorsunuz. Aynı zamanda, o işlerin duygusal maliyetini de taşımaya başlıyorsunuz.


Devamında olacaklar için bir başlık vermem gerekirse bu başlık, Sinir Sisteminin Savunma Hattı ve "Kavga" Modu aktive olur şeklinde olacaktır.


Ve şimdi devam edelim.


Bu gerginlik bir noktadan sonra en yakın ilişkilerimize sızar ya da en yakınımızdaki kişilerden yardım bekleriz. Sevdiğiniz insanın sizi o an anlamaması veya beklediğiniz o küçücük ilgiyi esirgemesi eklendiğinde, sistem artık "kavga" moduna geçer. İlişkilerdeki o sessiz kırgınlıklar, "beni neden duymuyor?" sorguları, sinir sistemimizde tıpkı bir savaş meydanındaymışız gibi alarm zillerinin çalmasına neden olur. Sinir sistemimiz bu anlarda hep bir savunma hattı kurar. Sürekli bir şeylerle mücadele eder haldesinizdir ve bu durum sizi içten içe kemirir. Yani bir birikim, sonra regüle olmak kısmın da tek başınıza kalmak ve yükselmeye başlayan sinir bozukluğu.


Nöro bilimsel bir gerçekle yüzleşelim mi? Bu kitabi bir bilgi olacak tabi. Beynimiz günde ortalama 60 bin ile 80 bin arası düşünce üretirken, bu düşüncelerin büyük çoğunluğu bir önceki günün aynısıdır. Yani biz aslında dünün yorgunluğunu, dünün kırgınlığını ve dünün stresini bugün de taşımaya devam ediyoruz. Sinir sistemimiz tıpkı bir lastik gibidir. Her küçük rahatsız edici an, o lastiği biraz daha çekerek gerilmesine neden olur. Bir süre sonra o lastik öyle bir gerilir ki, artık hayatın en ufak bir dokunuşu bile canınızı yakmaya başlar. Biz sinir sistemimizin gerilmesi ile oluşan bu huzursuzluğa "direnç" diyoruz. Yani sinirlerimiz gerilimin direnci ile yay gibi gergin bir duruma ulaşmış oluyor. Eğer bu direnç noktasını fark etmezseniz, hayat sizin için keyif alınan bir yolculuktan ziyade, sadece tahammül edilen bir "hayat kavgasına" dönüşür.


Genellikle bu gerginliği aşmak için yüzümüze "zoraki bir pozitiflik" maskesi takarız. "Olumlu düşünmeliyim, sakin kalmalıyım" deriz. Ancak bazen bu zoraki çaba, sinir sistemini daha çok gerer. Çünkü sisteminiz içerisinde bir yangın varken sizin dışarıdan "hava çok serin" demeniz bir çelişki olarak algılanır ve alarmı daha da yüksek bir seviyeye çıkartır savunma sistemimiz. Tıpkı okul yıllarındaki o zil sesini bekleyen çocuklar gibi, sinir sistemimizin bir "teneffüse" ihtiyacı vardır. Yorgunluk ve gerilimi toparlamak için sarf ettiğimiz o yoğun odaklanma hali sistemi daha fazla gerer. Ara verebilseydik eğer, o zil çaldığında bahçeye koşmak, bizim için gerilen ipi gevşetme çabası olacaktır.


İşte biz yetişkinler kendimize bu teneffüsleri vermeyi unutuyoruz. İpi hep gergin tutmaya çalışıyoruz.






Yetişkinlik Sınavı Vermemizin Zamanı Geldi Sanırım. İçsel Fırtınalara Rağmen Yolda Kalmak


Farkında olmadan artık sınırlarımıza geldik sanırım, o gerilen lastiğin bizi getirdiği en fazla zorladığı noktaya geliyoruz. Profesyonel sorumluluklarımız ve hayata karşı sarsılmaz duruşumuz. Sürmekte olduğumuz hayatımız, bizim ruh halimize, kederimize ya da o anki "kendime hiç doğru olmadım" diyen içsel sızılarımıza göre molalar vermez. Sorumluluk ve görevler takvimleri ilerler. Beyannamelerin son günü yaklaşır, randevular birikir, evde yemek yoktur, annemizi arayıp hatırını sormamız gerekiyordur, ödenecek faturalar vardır. Biz o sandalda ağlarken de hayat akmaya devam eder.


Gerçek anlamda yetişkin olmanın en sert ama bir o kadar da şifalı gerçeği "hazmetmek" ve "her şeye rağmen devam etmek”tir. İnsan bazen acısından ölüyormuş gibi hissedebilir, bazen en ağır kederin içinde dünyadan kopmak isteyebilir. Bunların hepsinin yaşanmaya hakkı da vardır. Hüzün de neşe kadar gerçektir. Ancak asıl ustalık, o fırtınanın en şiddetli yerinde bile masanın başına geçip, o gün kesilmesi gereken faturayı kesebilmek, gidilmesi gereken o toplantıya katılabilmek, yemeği hazırlayıp, rutin işlerimizi halledebilmektir. Bu bir duygu bastırma eylemi değildir. Bu, zihnimizin bizi felç etmesine izin vermeme iradesidir.


35 yıllık profesyonel bir yaşamın bana öğrettiği en büyük ders şudur ki, bir de amatör olarak da 54 yıllık kendi yaşadığım hayatı da işin içine katarsak… Dünya yıkılıyor olsa bile, eğer bir işe gidiyorsan o işi yaparsın. Çünkü eylem, kaygının tek gerçek panzehiridir. Siz işinizi yapmaya başladığınızda, o devasa görünen kaygılar yavaşça küçülmeye başlar. "Ya yetiştiremezsem" korkusu, ilk adımı attığınız anda yerini "yapıyorum" gerçeğine bırakır. İçiniz kan ağlasa da, o dosyayı kapatana kadar profesyonel kimliğinizle o masada oturursunuz. Bu duruş, sadece bir iş disiplini değil, aynı zamanda ruhun kendi kaosu üzerinde kurduğu bir hakimiyettir. Kaygıyı, öfkeyi, duyguyu yönetmeyi öğrenmek istiyoruz ya, bunun bir yolu da önce hayatımızın rutinlerini yönetmek ve düzene sokabilmekten geçer.


Öyle Anlattığım Kadar da Kolay Olmayacak Tabi ki. Şimdi Diğer Bilmemiz Gerekenlere Geçelim; Zihnin Bekçileri ve "İşine Geleni Unutma" Eğilimi


Peki, zihnimiz bizi "yapamazsın, yetişmeyecek" diye engellerken bu adımı nasıl atacağız? Burada "zihnin bekçileri" dediğimiz o korumacı sesler devreye girer. Bu bekçiler size sürekli "Henüz hazır değilsin", "Çok eksiksin", "Yazıda ilerleyemedin" diye fısıldarlar. Üstelik bu bekçiler o kadar kurnazdır ki, işlerine gelmeyen, onları zorlayacak bilgileri not almanıza bile engel olurlar. Size unuttururlar, dikkatinizi başka yere çekerler. Zihin, kendi konfor alanını korumak için bazı gerçekleri perdeler. Görmediklerimiz, görmek istetemediklerimize karışır ve reddettiklerimizle kol kola girip halay çekerler.


Hatta unutmamak için yaptığımız not alma adımımız da bile direnç gösterir zihin. İşine gelmeyecek bazı şeyler, zor gözükecektir ve zihin onları yok sayacaktır. Bu, kendimizi savunma biçimimizdir aslında. Onlarla savaşmak yerine, onları nazikçe bir kenara çekmektedir. Bu bir uyutma süreci değil, tam tersine zaman kazanma sürecidir. Zihnin o katı filtrelerini aralayıp, içerideki asıl kaynağa ulaşmak ise bir sanattır. Zihne şunu söylemek gerekir. "Evet, şu an içimde bir dalgalanma var, bunu görüyorum ama şu an sadece önümdeki bu tek maddeye, bu yedi maddelik listenin ilk sırasına odaklanacağım. Hepsini aynı anda yapamam" Kendimize doğru olmanın ilk yolu, zihnimizin bize oynadığı oyunlarını fark etmektir. "Ben ne istiyorum?" sorusuyla, "Ne yapmam gerekiyor?" sorusunu barıştırmaktır.


Simya, Yani Olan Bir Şeyi Bir Başka Şeye Dönüştürmek: Direnci Yakıta Dönüştürmek ve Hazmetmek


Gerçek dönüşüm, bir şeyleri mükemmel yapmaya çalışmakta değil, o direncin içinden geçip "hazıra yakın olan kısımları" ortaya koyabilmektedir. Hiç yazmamak yerine, biraz yazmış olmak. Hiç başlamamak yerine, listenin sadece bir maddesini tamamlayarak onları listeden silmek... İşte o zaman, zihninizdeki o korumacı filtreler gevşemeye başlar. İlk adım mesafe katetmektir yani.


Diğer bir adım ise; Başkası adına düşünmekten, başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışmaktan vazgeçip, sadece odaklandığınız konuya dikkatiniz verin. Hayat, başkalarının ne düşündüğüyle ilgilenmek için çok kısa, ama kendi potansiyelinizi gerçekleştirmek için yeterince uzundur.


Hayat devam ederken yaşadığımız sürekli bir hazmetme sürecidir. Yaşınızı hazmetmek, konumunuzu hazmetmek, bazen de o ağır kederi hazmetmek. Ama bu hazmetme süreci, yolda yürürken gerçekleşir, oturup beklerken değil. Sizi yoran her neyse; o kargocu, o bitmeyen bulaşıklar veya o anlaşılamama hissi... Eğer o anın içindeki enerjiyi doğru tanımlayabilirseniz, o direnç sizi tüketen değil, aksine sizi besleyen bir yakıta dönüşür. Kendi hayatının ustası olmak, her şeyin mükemmel olması demek değildir. Aksine, o kusurlu anların içindeki cevheri görebilmektir.


Bu bir ritim yakalama meselesidir. Nasıl ki hastalıklar bazen maskelerin arkasından sızar, zayıf anlarımızı kollar. Sorunlarımızın ve dertlerimizin şifası da, doğru ritmi tekrar bulduğumuzda ortaya çıkar. Kendinize iyi hissettiğiniz anlara "çapa" atmayı öğretin. O çapa, fırtına koptuğunda sizi merkezinize geri çekecek olan kısa yoldur. Bir müzik, bir nefes ya da sadece "ben buradayım" diyebilme gücü...Zihninizde bir duyguyu bir hatırayı, güzel bir anı, sizi rahatlatan bir ruh halini kaydedin. Çapa, size iyi hissettiren bir mod kaydına yapılmalıdır. Kendinizle gurur duyduğunuz, zor bir işi bitirdiğiniz, zor bir anınızdan çıktığınız, çok mutlu olduğunuz, üstesinden gelme gücünüzün olduğu anlar… Ritim bozulduğunda hemen bu çapayı kullanarak kendiniz o ruhsal duruma, o hissedişe, o düşünce kalıbına hızlıca çekin. Ritmin tadını aldığınızda, kaosun içindeki müziği de duymaya başlarsınız.


Çok Fazla Olmasa da Bir Şeylere Değindik O Halde Son Kısımda “Kendi Gerçeğinin Sorumluluğu” Başlığı ile Tamamlayalım.


Şimdi bu anlattıklarımın ruhunuzda yavaşça demlenmesine izin verin. Acele etmeyin. Zihniniz neyi alması gerektiğini, hangi parçayı hangi yarasına merhem yapacağını çok iyi bilir. Bugün buradan ayrılırken kendinize şu soruyu sorun. "Şu an üzerimde taşıdığım bu ağırlık gerçekten bana mı ait, yoksa sadece adını koymadığım o iç sürtüşmelerin birikintisi mi? Ben başkalarına doğru olmaya çalışırken, kendime ne kadar yanlış yapıyorum?"


Sussun bakalım şimdi o içimizdeki kalabalık sesler... Başkalarının beklentileri, yetişememe korkuları, geçmişin yankıları, zihninizin ardında susmayan ve biriken gereksiz bir sürü sıkıntı... Sadece önünüzdeki o tek adıma bakın. Kendi gerçeğinizin sorumluluğunu aldığınız bu an, sizin en büyük dönüşümünüzdür. Çünkü unutmayın, direnç aslında henüz dönüşmemiş bir yaşam enerjisidir. Siz o yolu biliyorsunuz. Sadece o görünmez ipi biraz gevşetmeniz ve eylemin şifasına güvenmeniz yeterli. Kendi hayatınızın hikayesini yazarken, kalem her zaman sizin elinizdedir.


Farkındalıkla ve sükunetle kalın.

 
 
 

Yorumlar


İletişim

Açıkel Yayıncılık, Eğitim, Kişisel Gelişim ve danışmanlık - Mustafa Özgür Kök
Adres : Liman mah. 40. sok. 
             Konyaaltı Antalya

​​

Tel:  90 0242 3168697

Watsup / Cep : 90 0533 8153354

Email : mozgurkok@hotmail.com

  • Instagram
  • Youtube

 

Mesajiniz icin tesekkürler

bottom of page