Hayatı Büyütmek mi, Taşımak mı? Yük, Mesafe ve Sadeleşme
- Özgür Enerji Kuantum Düşünce
- 19 Mar
- 5 dakikada okunur

Bu bölüm daha olgunluk ve yaşam stratejisi:
· Her fırsatın değerlendirilmesi gerekmediği
· İş ilişkisi ile sosyal ilişkiyi ayıramamak
· Statü ortamlarını yanlış okumak
· Kendine gelen olumlu geri bildirimi reddetmek
· Sosyal olmanın yanlış tanımı (herkesle samimiyet değil, denge)
· Hayatı büyütmenin getirdiği görünmeyen yükler
· Eşya, para, ilişki → hepsinin bir maliyeti olması
· “Sahip olmak” ile “taşımak” arasındaki fark
· Az ama sürdürülebilir olanın değeri
· Kaçmak vs yönetmek farkı
· Mesafe koyma becerisi
· İnsanları unvanlarıyla değil, kendileriyle görmek
· Sosyal zekâ. İsim, hikâye, bağ kurma
· Hayatın tekrar döngüsü ama farkındalığın artması
Bazen insan çok küçük bir şey yaşar…Ama o küçük şeyin içinde kendisiyle ilgili çok büyük bir şey yakalar.
Mesela bir davet…Gitmek ya da gitmemek…
Dışarıdan bakınca basit bir karar. Ama içeride başka bir şey çalışır.
İnsan çoğu zaman yaptığı seçimden değil…O seçime yüklediği anlamdan yorulur.
O davete gittin ya da gitmedin. Olayda odaklanacağımız nokta burası değil aslında, tetiklenen şey veya buna yüklenilen anlamda.
“Ben geri mi durdum?”“Ben kendimi mi küçülttüm?”“Ben fırsatı mı kaçırdım?”“Gitmeli miydim? Yoksa gitmek istemiyordum da …”
Haydi durumu biraz deşelim…
Her ortam senin girmek zorunda olduğun bir ortam değildir.Her davet senin kabul etmek zorunda olduğun bir davet değildir.Ve en önemlisi…Her ortamda bulunmak “değer” değildir.Bir tanesini seçmek ya da seçmemek bu kadar büyük bir karmaşayı oluşturmamalıdır.
Burandan bir ayrım noktasına gidelim.
İş hayatı ile sosyal hayatı karıştırmak.Davetin sosyal bir şey gibi düşünüyor olabilirsin. İlk yapman gereken durumu doğru tanımlamak.Bu iş ile ilgili bir davet mi?Gerçekten orada olman isteniliyor mu? Senin bulunmanın bir önemi var mı?Özleniyor isteniyor ve tercih edildiğin için mi davet edildin?Bu davete katılmak sana iyi gelecek mi?Davette bulunmamak sosyal mesleki ya da kişisel olarak sana bir kayıp yaratacak mı?Keyfin bu davete katılmayı istiyor mu?Görev veya sorumluluk olarak mecburiyetin var mı?…
Diyelim ki davet sosyal değil. Bürokratik bir davet. Kişiye özel bir davetiye ve talep mevzu bahis değil.O halde katılmanın anlamı statü, bulunurluk, görünürlük, haberdar olmak, ortamdan kopmamak gibi anlamlarla değerlendirilebilir.
O ortamda insanlar ile ilişki kurmak için değil… Pozisyon korumak, ortamda bulunmak için bulunabiliriz. Bu seçimimiz olabilir.
Orada sıcaklık yok.Orada yakınlık yok.Ortamda rol var.Bunun bilincindesin.
Bu yüzden de gidebilir veya gitmeyebilirsin.
Her ne yapmış olursan ol bilesin ki doğru olanı yapmış olursun. Çünkü durumu olduğu gibi görüyor ve bir karar veriyorsun.
Bu seçimde bilinç ve netlik olmadığında ise,
“Acaba yanlış yaptım?”
Çoğu zaman insanlar doğru seçimler yaparlar ama sonra duygusal bir tereddüt yaşayarak,Sonra dan bu kaygı içerisinde düşünerek o eminlik hissini bozarlar. Ancak tanımlandığında seçimlerimiz bu kayboluşun önüne geçeriz.
Şimdi buradan başka bir yere bağlanıyorum konuyu.
Kendini küçültme alışkanlığı.
Birisi sana diyor ki,
“Sen çok harika birisin.”Ve sen ne diyorsun?“Yok ya, ben öyle değilim.”
Bu çok kritik bir refleks. İnsan kendine gelen veya ifade edilen olumlu şeyi kabul edemiyorsa… Orada bir sorun var.
Çünkü zihin alışık değil.Muhtemelen kendinle ilgili iç tanımın, kendini algılama şeklin başka.Dışarıdan gözlemlenen ve tanınan başka.Ve sen dışarıdakini reddediyorsun. Çünkü içerdeki daha tanıdık.
Bir de davettir, iltifattır vs.. kurduğun ilişkileri irdelerken aklıma gelen bir konu daha
Sosyal olmak… Sosyalleşmek… gibi konularda sıkıntılı başlıkların arasında yer vermek lazım biraz.
Sosyal olmakHerkesle samimi olmak değildir. Herkesle ölçülü iletişim kurabilmektir.Bir ortama girersin…İnsanlarla konuşursun…Bağ kurarsın…Ama unutma her zaman ve herkesle derinleşmezsin.Bu sosyalliktir.
Ama burada bir tanımlama hatası olabilir. Yani sen sosyalliği şöyle tanımlıyor olabilirsin.“Samimi dostluk.”Bu yüzden kendini sosyal birisi olarak görmüyor da olabilirsin.
Ama bu işinde gerçeği şu…Sen sosyal birisin.Sadece derin bağları az sayıda kuruyorsun.Bu da sağlıklı olan zaten.
Haydi buradan da bağlantılı başka bir konuya atlayalım
Hayatı büyütmek ve hayatı küçültmek konusu.
İnsan azken, küçükken, başlarda hep büyütmek ister.Daha fazla…Daha büyük…Daha çok…Daha fazla eşya…Daha fazla insan…Daha fazla seçenek…
Ama bir noktadan sonra şunu fark eder.
Çoğalan şeyler hayatı kolaylaştırmaz…Zorlaştırır.
Her sahip olduğun şey…Bir sorumluluktur.Bir yük.Bir bakım ister.Bir enerji ister.Bir dikkat ister.
Bak bir örnek işte:
Bir araba alırsın…Seni bir yerden bir yere götürür.Ama sen de onu taşımaya başlarsın.Vergisi…Bakımı…Sigortası…Masrafı…Muayenesi…Otoparkı…Yıkaması…Zamanı…Enerjisi…
Sonra bir bakarsın…
Sen arabayı değil…Araba seni götürüyor.
Aynı şey ilişkiler için de geçerli.
Ne kadar çok insan…O kadar çok temas…O kadar çok sorumluluk…O kadar çok yük.
İnsan “çok çevrem var” diye sevinir.Ama o çevreyi bir zaman sonra taşıyamaz derecede yorulabilir.
Çünkü her ilişki canlıdır.Bakım ister.İlgi ister.Enerji ister.İlişkiler ölü çiçek değildir.Canlıdır.Ve canlı olan her şey ilgi ister.
O yüzden hayatın bir noktasında insan şunu fark eder.
Az olan da değerlidir.Az ama doğru…Az ama sürdürülebilir…Az ama gerçek…az ama gerektiğince…
Bu daha kıymetlidir.
Şimdi buradan tekrar en başa konuya başladığımız kısıma dönelim.
Çağrıldığınız bir davete gitmek mi, gitmemek mi?
Konumuz anlattığım gibi size daveti yollayan diğer insanlar ve size yapılan davet değil.Meselemiz kendi içinde bu durumda ne yapmamız gerektiği ile ilgili duygumuz.
Şimdi basit bir egzersiz yapalımGitmezsen ne hissedeceksin?“Kaçtım.”“Geri çekildim.”“Kaybettim.”“ Fırsat kaçırdım”“ Yanlış anlaşılırım”vs…
Gidersen ne hissedeceksin?“Stres.”“Gerginlik.”“Yalnızlık.”vs…
Yani iki seçenek de rahat değil.İşte bu andan itibaren konun seçim değil…
Yönetim. Seçimini realize etmen, yönetmen ve onu kabullenmen. Gördüğün üzere bu soru oluştuğu andan sonra mükemmel bir cevap yok. Her hâlükârda bir rahatsızlık kaçınılmaz.
Bu tür durumlarda kaçınarak çözemezsin. Kaçtıkça büyür.Ama içine dalıp kaybolarak da çözemezsin.
Bu kararı alman gereken yerde ve aldığın pozisyonda kalıp kendini tereddütten koruyarak çözersin.Eğer davete icabet etmek istersen ve bunu seçersen Girdiğin dünyada ne tamamen içinde…Ne tamamen dışında… Ortada. Mesafede. Yani bürokrasinin gerektirdiği davetin icap ettiği sınırları koruyarak.Eğer davete icabet etmezsen de bunu kararında gönül rahatlığına sığınıp hayatında bu başlığı tamamen geride bırakarak
Gelelim bir başka konuya.Mesafe
Mesafe çok kritik bir beceri. Bu katıldığımız durumda sınırlarımızı kendimiz ve bütünlüğümüzü korumamızı sağlayabilecek basit bir araç.
Çünkü çoğu insan iki uçta yaşar:Ya aşırı yakınlık kurar…Ya tamamen uzak durur…
Ama sağlıklı olan şudur.Yakın ama mesafeli.Temas var / Yani iletişim açık…Ama sınır da var.Ama iç içe geçme güvenli ilişki biçimini terk etmek yok.
Ve bu öğrenilmesi gereken bir şey.Bu dengeyi kurabilmek de doğuştan gelen bir şey değil.Bu bir beceri. Tekrarladıkça öğrenilebilenBitti mi konumuzun irdelemesi? Tabi ki bitmedi.
Şimdi burada bir şey daha var. Diyelim ki davete icabet ettik. Burada da insanlarla iletişim kurmaya başladık.
Bir seçeneğin;İnsanları isimleriyle, rolleriyle, unvanlarıyla değil…Kendileriyle, özneleri ve bireysel kimlikleri görmek. Ve bu şekilde temas kurmak.
Çünkü unvanlar egoyu besler. Ama sen insanla bağ kurmak istiyorsan…Bu kişileri sadeleştirmen gerekir.Onları “insan” olarak görmen gerekir. O zaman içindeki korku ve oradaki emaneten bulunma duygusu kaybolur.Ancak isim ve unvan yerine, ara hitaplar kullanmanı öneririm.Müdürüm- yalnız hitapAydın bey- doğru hitapAy selam- Yanlış Hitap Merhabalar Ayşe Hanım- Doğru hitap gibi.
Ve bir şey daha…İnsanlara önem vermelisin. Önemsenmek istiyorsan önemsemek zorundasın. Katıldığın davette ilişkide ve irtibatta olduğun insanları görmelisin.
İnsanları hatırlamak.İsimlerini…Hikayelerini…Yaşadıklarını…
Bu çok güçlü bir şeydir. O insanları gördüğünde o insanlarında seni görme ve kabullenerek seni kendi dünyalarına davet etme olasılığını en yüksek seviyeye taşırsın.
Çünkü ince detaylar insana şunu hissettirir:
“Ben görüldüm.”“Ben duyuldum.”“Ben önemsendim.”Demek ki bu kişi beni önemsiyor beni duyuyor ve bana değer veriyor, o halde bu kişi bana dost.
Bu anlattıklarım basittir ama aslında sosyal zekanın temelidir.
Şimdi bir akışın içinde sürüklenip giderken son bir yere bağlayalım bu sohbetimizi.
Hayatın tekrarlardan oluştuğu meselesine.
“Hep aynı şeyleri yaşıyorum gibi.”Evet.Çünkü hayat tekrar eder.İlişkiler tekrar eder.Duygular tekrar eder.Olaylar tekrar eder.
Ama fark şudur…
Sen her seferinde biraz daha farkında olursun.Biraz daha erken yakalarsın.Biraz daha az kaybolursun.Daha olgun ve deneyimli olan yeni sen eski hatalarından giderek ayıklanır ve kendisine yeni hatalar bulmaya başlar.Ve asıl gelişmek budur.
Hiç düşmemek değil…Düştüğünde daha hızlı kalkmak.
Hayatı büyütmek kolaydır.Herkes yapar.Ama hayatı sadeleştirmek…Seçmek…Azaltmak…Oturtmak…
Bunlar işte bilinç ister.




Yorumlar