top of page

Başkalarının Yükünü Taşırken Kendi Hayatını Kaçırmak

Bugün hayatın içinde sıkça gözden kaçırdığımız, bizi içten içe tüketen ama bir o kadar da “kurtarıcı” hissettiren bir tıkanıklığı konuşacağız. Konumuz şu: Başkalarının sorumluluk yükünü çalmak ve kendimizi bu yolla rahatlatmaya çalışmak. Daha doğru ifade edersek; doğrudan bizimle ilgili olmayan bir başkasının alanında fazla varlık göstermek, onun sahnesinde rol almak ve zamanla kendi sahnemizi unutmak.

Hepimizin tek bir hayatı var. Onu yaşıyoruz. Peki, bir kişi olarak gerçekten kaç şeyi aynı anda kontrol edebiliriz? Yarın ne olacağını mı? İnsanların nasıl davranacağını mı? Sevdiklerimizin hangi kararları vereceğini mi? Hayatın önümüze ne çıkaracağını mı? Sizce bunların hepsini kontrol edebilir miyiz?

Bunların hiçbirini tam olarak kontrol edemeyeceğimizi bildiğimiz halde, çoğumuz günün büyük bölümünü kontrol edemediğimiz şeyleri kontrol etmeye çalışarak geçiriyoruz. Ve fark etmeden yoruluyoruz. Bedenimiz yoruluyor. Zihnimiz yoruluyor. Kalbimiz yoruluyor. Sonra da bu yorgunluğun nedenini yanlış yerde arıyoruz.

“İş çok, ev yoğun, insanlar çok şey bekliyor,” diyoruz. Bunlarla açıklamaya çalışıyoruz yorgunluğumuzu. Oysa fark etmiyoruz ki bizi yoran şey yalnızca yaptıklarımız değil; hiç düşünmeden taşımaya çalıştıklarımızdır.

BAŞKASININ PROJESİNDE KAYBOLMAK

Bazen kendimizi, aslında tamamen başkasına ait olan bir sistemin, bir projenin ya da bir ilişkinin yapısal krizlerini çözerken buluruz. Sanki görünmez bir emir almışız gibi tüm enerjimizi, zamanımızı, hatta ruhsal sermayemizi bize ait olmayan bir dünyayı ayakta tutmak için seferber ederiz. “Ben müdahale etmezsem her şey çökecek,” duygusu içimizden çıkar ve bizi sarmaya başlar.

Bize ait olmayan bir sorumluluğun, bize ait olmayan bir sahipliğin, bize ait olmayan bir başarının ya da hatanın ortasına kendimizi atarız. Yüklendiğimiz şeyin içine bir anda kendimizi monte ederiz. Peki, biz başkalarının hatasını telafi etmek için koştururken, onlarla kendimizi özdeşleşmiş zannederken, sınırlarımızın dışında ve bazen de başkalarının sınırlarını ihlal ederek onların hayatlarını yağmalamaya başlamışken; kendimizden uzaklaştığımızı fark etmeden nasıl bu kadar kaybolabiliriz?

Geçenlerde bir kafede otururken dikkatimi bir kadın çekti. Masada tek başınaydı. Kahvesi önündeydi. Telefonu masanın kenarında duruyordu. Dışarıdan bakınca sakin görünüyordu. Ama yüzünde çok tanıdık bir ifade vardı. Sanki zihninin içinde aynı anda çok sayıda pencere açıktı. Tahmin etme oyunu oynadım onun adına. O pencerelere görevler atadım. Bir yanda yarın vardı. Bir yanda geçen hafta. Bir yanda konuşulması gereken bir konu. Bir yanda çözülmesi gereken başka bir mesele. Kim bilir kaç kişi aynı anda zihninin içinde konuşuyor, kulağına bir şeyler fısıldıyordu.

Ve o an şunu düşündüm: Bazı insanlar hayatı neden gerçek zamanlı yaşamıyor? Neden sürekli hazırlanıyor? Henüz olmamış şeylere hazırlanıyorlar. Belki çıkacak sorunlara, belki gelecek hayal kırıklıklarına, belki de yaşayabilecekleri acılara karşı nöbet tutuyorlar. Aynı anda olmuş bitmiş sahneleri bir daha, bir daha, başka başka şekillerde yaşıyorlar. Ama hazırlanmaya çalışırken hayatın kendisini kaçırıyorlar.

FEDAKÂRLIK VE KUSURSUZLUK TUZAĞI

Kontrol etmeye çalıştığımız, mükemmelleştirmek istediğimiz asıl alan çoğu zaman kendi dünyamızdır. Fakat biz bu gerçekle doğrudan yüzleşmek yerine, bir başka dünyanın içinde kendimizi daha güvenli hissetmeye çalışırız. Kendimizi kusursuz bir tasarımcı, güçlü bir kurtarıcı gibi konumlandırırız. Fakat bunu yaparken çevremizdeki insanların olgunlaşma, hata yapma ve kendi sistemlerini tamir etme hakkını ellerinden alırız.

Buna sorumluluk hırsızlığı da denilebilir. “Aşırı fedakârlık” ve “yüksek standartlar” şemaları el ele tutuşur; biz de yaptığımız şeyi çoğu zaman iyi niyet, sevgi ya da sorumluluk adı altında maskeleriz. Kusursuz bir oyun değil mi? Bir başkasının hayatı üzerinde oynadığımız bu oyunun bedelleri olsa bile, başkasının bahçesinde oynamanın garip bir rahatlığı yok mu?

Mesela bir başkasının eksik bıraktığı restorasyon projesinde usta mimarlığa soyunduğumuzda, kısa vadede o sistemi kurtarırız. Ortam sakinleşir, işler yürür, geçici bir rahatlama hissederiz. Ama uzun vadede ne olur biliyor musunuz? Karşı taraf asla olgunlaşamaz. Kendi hatasının yapısal sorumluluğunu alamaz. Siz ise kendi sahnenizin ışıklarını söndürüp başkalarının arka planında görünmez bir direk olmaya devam edersiniz.

Diğerinin eksiğini tamamlayacak kadar iyi olmak başlangıçta insana çok iyi gelir. Ama sonra kendi voltajınızı düşürür, enerjinizi tüketirsiniz. Günün sonunda, o kadar emeğe rağmen hak ettiğiniz değerin görülmediğini fark ettiğinizde büyük bir sıkışmışlık ve öfkeyle baş başa kalırsınız.

İÇGÖRÜ ANI

Bir gün bir kadın şöyle demişti: “Ben güçlü olmak istemiyorum artık.” Bu cümle çok etkileyiciydi. Çünkü ilk duyduğunuzda garip geliyor. Kim güçlü olmak istemez ki? Ama durup biraz düşününce ne demek istediğini anlıyorsunuz. Aslında söylediği şey şuydu: “Her şeyi taşımak istemiyorum.”

Çünkü toplumun kadınlara öğrettiği bazı görünmez roller var. Tabii sadece kadınlara değil; erkekler için de farklı tablolar ve senaryolar mevcut. Fakat kadınlara yüklenenler daha görünür, daha gündelik ve daha sessiz ilerliyor. Fedakâr ol. Toparla. Düşün. Hatırla. Planla. İdare et. Dengele. Çöz. Yap. Ve bütün bunları yaparken de gülümsemeyi unutma.

Hatta sorumlulukların dışında kendin olma zamanın geldiğinde bile; neşeli olmak, gülmek, yüksek sesle konuşmak ve rahatlamak bazı rollere sığmadığı için hoş karşılanmayabilir. Yıllar geçer ve insanlar o kadar çok yük taşır ki bir noktadan sonra yük taşımak karakterlerinin bir parçası haline gelir. Artık boş kaldıklarında bile rahatlayamazlar. Çünkü alıştıkları gibi taşıyacak yeni bir şey ararlar.

Bunu yalnızca roller üzerinden de düşünmeyelim. Psikolojik olarak hissedilen doğal baskıyı da konuşalım. Zihin belirsizliği sevmez. Bunu hepimiz biliriz. Belirsizlik insan zihni için boşluk demektir. Zihin de boşlukları doldurmayı sever. Bilmediği yerde senaryo üretir. Görmediği yerde tahmin yapar. Kontrol edemediği yerde kontrol etmeye çalışır.

İşte kaygının büyük kısmı burada doğar. Gerçeklerden değil, ihtimallerden kendine görevler edinir. Ya olursa? Ya olmazsa? Ya eksik kalırsa? Ya yanlış giderse? Ya yetişemezsem? Ya yetiştiremezsem? Bu soruların çoğu hiçbir zaman gerçekleşmez. Ama zihnimiz onları olmuş gibi yaşar. Bedenimiz de buna inanır. Kalp hızlanır. Omuzlar gerilir. Çene sıkılır. Uyku bozulur. Nefes sığlaşır. Hayat küçülmeye başlar. Alın size sıkışma. Alın size anksiyete. Alın size depresif yorgunluk.

Neden kaygı bozuklukları bu kadar yaygın? Neden bu kadar takıntılıyız? İçimizde taşıdığımız gerçek dışı korkuları nasıl oluyor da kontrol edemiyoruz?

Belki siz de fark etmişsinizdir: Bazı insanlar problem çözüldüğünde rahatlamaz. Yeni bir problem bulur. Çünkü mesele problem değildir. Mesele zihnin alıştığı çalışma biçimidir. Sürekli tetikte olmak, sürekli hazırlıklı olmak, sürekli bir şeyleri gözden geçirmek bir süre sonra güvenlik hissi vermeye başlar. Ama bu gerçek güven değildir. Kaygının düzenli hale gelmiş versiyonudur.

İşte her şey birbirine o kadar bağlı ki bu belirsizlikte, mevcut kalıplarda ve oynadığımız oyunda kaçacak pek fazla yerimizin olmaması da oldukça normal. Eğer siz de anlattığımız bu dinamiklere yapışıyor, bunları bir ilişkide, bir iş ortaklığında ya da ailevi bir düzende sürekli “kurtarıcı” modu olarak yaşıyorsanız, aslında fark etmeden kurban diline teslim oluyorsunuz demektir.

“Mecburdum.” “Ben yapmasam kimse yapmazdı.” “Sistem böyle.”

Bu cümleler bizi eylemin faili değil, nesnesi yapar. Kafanızı karıştırmasın. Söylemek istediğim şu: Açmazlardaki konumumuz ve duruşumuz bizi arzulamadığımız sonuçlara sürükleyebilir. Ama bu çaresiz ve değiştirilemez bir durum değildir. Bizim “Kendi tasarımımdan, kendi sınırlarımdan ve kendi enerjimden ben sorumluyum,” diyen güçlü bir fail diline geçmeye ihtiyacımız var. Çiğ davranışlara, emeğin değersizleştirilmesine ve sınır ihlallerine karşı sesimizi kısmak yerine; varlığımızın ve üretimimizin sınırlarını netleştirmeliyiz.

Dikkat ederseniz, burada sınırlarımız konusunda bahsettiğim şey yalnızca dışarıdan gelen ihlali durdurmak değil. Kendimizde olan kontrol etme, kurtarma, yüklenme ve müdahale etme arzusunu da sınırlandırmak. Yani enerjimizi başkasının sahnesinden çekip kendi sahnemize yönlendirmek.

Bazen kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Gerçekten sorumlu olduğum şey ne?

Bu çok basit görünen ama hayat değiştiren bir sorudur. Çünkü birçok insan kendi sorumluluğu ile kendi kontrol alanını birbirine karıştırır. Elinizden geleni yapmak sizin sorumluluğunuzdur. Sonucu belirlemek değil. Sevdiğiniz birine destek olmak sizin sorumluluğunuzdur. Onun hayatını yönetmek değil. Dikkat etmek sizin sorumluluğunuzdur. Her ihtimali engellemek değil.

Unutmayalım ki sevgi ile kontrol aynı şey değildir. Hatta çoğu zaman birbirlerinin yerine geçerler. Kontrol ettiğimizde sevdiğimizi zannederiz. Oysa sevgi bazen geri çekilebilmektir. Bazen bekleyebilmektir. Bazen müdahale etmemektir. Bazen güvenebilmektir. Ve birçok insan için güvenmek, mücadele etmekten daha zordur. Çünkü mücadele ederken aktif hissedersiniz. Güvenirken bilinmezliğin içinde beklersiniz.

Az önce anlattığım belirsizliğin yarattığı psikolojik yüklerle baş etmekten kaçmak için kendimizi öne attığımız ve bunun farkında olmadığımız durumları burada bir kez daha işaret etmek istiyorum. Donald Woods Winnicott’un “yeterince iyi anne” yaklaşımı vardır. Der ki: İyi anne kusursuz anne değildir. Yeterince iyi annedir.

Bu cümleyi yalnızca annelik için düşünmeyin. İnsan olmak için düşünün. Belki de iyi eş, kusursuz eş değildir. İyi arkadaş, kusursuz arkadaş değildir. İyi kadın, kusursuz kadın değildir. İyi insan, kusursuz insan değildir. Yeterince iyi insandır.

Bu ayrımı yaptığımız gün biraz nefes almaya başlarız. Çünkü mesele ilişkilerin dışına kaçmak değildir. Mesele, ilişkilerin içindeki konumumuzu doğru kurabilmektir. Kusursuzluk bizi hayattan uzaklaştırır. Yeterince iyi olmak ise bizi hayatın içine davet eder.

PRATİK BİR DAVET

Yorucu, sınırlarınızı zorlayan ya da başkalarının sorumluluklarını yüklenmek zorunda hissettiğiniz bir ortamdan, bir toplantıdan veya bir görüşmeden çıktıktan sonra hemen diğer işinize koşmayın.

Birkaç dakika durun. Ayaklarınızın yere bastığını hissedin. Derin bir nefes alın. O nefesi verirken, o ortama, o projeye ya da o kişiye ait olan tüm gerginliği ve tüm “kurtarma” dürtüsünü oluruna bırakın. Buna isterseniz teslimiyet deyin, isterseniz güven. Ama bunu yapın.

Kendinize şunu söyleyin: “Bu benim sorumluluğum değil. Ben kendi sahnemde, kendi yüküm ve kendi sorumluluğumla varım.”

Sonra şu soruları sorun: Ben gerçekten neyi taşımaya çalışıyorum? Taşıdığım şey bana mı ait?

Dikkat edin; bazen bizi yoran hayat değildir, hayata karşı sürekli nöbette olmaktır. Ve bazen iyileşme daha güçlü, kusursuz ya da mükemmel olmakla ilgili değildir. İyileşme, omuzlarımızdaki yüklerden birkaçını yere bırakabilmekle ve kendimize dönebilmekle başlar.

Şimdi sizden son bir alıştırma istiyorum. Hayatınızdaki yükleri iki başlık altında sınıflandırın: Kontrol edebildiklerim. Kontrol edemediklerim.

Sonra hayatınızdaki bütün meseleleri düşünün ve onları da aynı sınıflandırmayla gözden geçirin. Zihninizi meşgul eden şeylerin önemli bir kısmı ikinci grupta, yani sizin gücünüzün dışında kalan yerde olacak. Büyük ihtimalle buna şaşıracaksınız. İşte o zaman bir kez daha anlayacaksınız ki bazen özgürleşme yeni bir şey yapmak değil, bir şeyi bırakmaktır.

Unutmayın: Başkalarının yükünü hafifletmek için kendinizi eksiltmeyin. Kendinizi rahatlatmak için oynadığınız oyunların kurbanı olmayın. Kontrol edemediğiniz şeylerin ve belirsizliğin kaygısı içinde hayatınızı harcayıp tüketmeyin.

Özgürle kalın, özgür kalın. Şimdilik hoşça kalın.

 
 
 

Yorumlar


İletişim

Açıkel Yayıncılık, Eğitim, Kişisel Gelişim ve danışmanlık - Mustafa Özgür Kök
Adres : Liman mah. 40. sok. 
             Konyaaltı Antalya

​​

Tel:  90 0242 3168697

Watsup / Cep : 90 0533 8153354

Email : mozgurkok@hotmail.com

  • Instagram
  • Youtube

 

Mesajiniz icin tesekkürler

bottom of page