top of page

Yapıyorsan Kızma, Kızıyorsan Yapma

YAPIYORSAN KIZMA, KIZIYORSAN YAPMA İnsan bazen bir telefon konuşmasında ne kadar yorulduğunu birden fark ediyor. Karşıdaki çok büyük bir şey söylemiyor belki. “Ne zaman geleceksin?” diyor. “Bizi ne zaman götüreceksin?” diyor. “Şunu da sen hallediver” diyor. Dışarıdan bakınca sıradan cümleler. Ama siz o cümlelerin arkasında yıllardır birikmiş bütün işleri duyuyorsunuz. Çünkü “Ne zaman geleceksin?” bazen yalnızca ne zaman geleceğinizi sormuyor. “Biz kararımızı verdik, sonucunu sen yöneteceksin” demek oluyor. “Biz istediğimiz yere gidelim, güvenliğini sen düşün. Bir sorun çıkarsa sen yetiş. Bizim yapamadığımızı sen tamamla. Biz kendi hayatımızı yaşayalım, sen de kendi hayatını bizim hayatımıza göre düzenle.” İnsan işte orada sinirleniyor. Fakat yalnızca karşısındakilere değil, kendisine de sinirleniyor. Çünkü biliyor ki daha önce bunu yapmış. Birinin hastalığında yanında durmuş; evini bırakmış, işini aksatmış, hastane koridorlarında beklemiş, evrak toplamış, telefon açmış, sonuç takip etmiş. Gerekeni yapmış. Hatta çoğu zaman gerekenden fazlasını yapmış. Sonra herkes biraz toparlanınca zorunluluklar bitmiş ama beklentiler bitmemiş. Hastalık başka bir şeydir, keyif başka bir şey. Bir insan gerçekten muhtaç olduğunda yanında durursunuz. Ama birisi kendi keyfi için riskli bir karar veriyor, sonra o riskin sorumluluğunu size bırakıyorsa orada başka bir şey vardır: “Ben giderim ama başıma bir şey gelirse sen gelirsin.” Yok öyle bir dünya. Bunu söylediğiniz zaman da vicdanınız rahat bırakmıyor sizi. Telefonu kapatıyorsunuz, içinizden bir ses başlıyor: “Acaba çok mu sert konuştum?” “Ya gerçekten bir şey olursa?” “Ben gitmezsem kim gidecek?” “İnsan annesine, babasına, kardeşine böyle söyler mi?” Söyler. Bazen söylemek zorunda kalır. Çünkü insan ailesini sevince hayatını onlara teslim etmiş olmuyor. Bir yakınının ihtiyacını karşılamakla, onun bütün tercihlerinin sonuçlarını üstlenmek aynı şey değil. Bunu ayırmadığımız zaman yardım dediğimiz şey yavaş yavaş göreve dönüşüyor. Görev de bir süre sonra kimsenin teşekkür etmediği, zaten sizin yapmanız gerekiyormuş gibi görülen bir işe dönüşüyor. En tehlikelisi de şu: Herkes sizin yapabileceğinizi biliyor. Siz de gerçekten yapabiliyorsunuz. Sorun burada zaten. Yapamayacak insanın sırtına bu kadar yük binmiyor; yapabilenin sırtına biniyor. Telefon açmayı siz biliyorsunuz. Doktorla konuşmayı, ustayı bulmayı, evi düzenlemeyi, evrakı takip etmeyi, yolda çıkan sorunu çözmeyi siz biliyorsunuz. İnsanlarla konuşabiliyor, zor durumda soğukkanlı kalabiliyorsunuz. Sonra herkes dönüp size bakıyor. Bir süre sonra siz de kendinize bakıp şunu sanıyorsunuz: “Demek ki benim görevim bu.” Hayır. Sizin becerikli olmanız, herkesin beceriksizliğinin bedelini ödemeniz gerektiği anlamına gelmez. Üstelik hayat yalnızca aile içinde böyle çalışmıyor. İş yerinde de aynı şey oluyor. Bir projeye giriyorsunuz. Başlangıçta iş bölümü yapılıyor. Biri bağlantıları kuracak, biri kendi uzmanlık alanındaki kısmı tamamlayacak, siz de üzerinize düşeni yapacaksınız. Sonra bir bakıyorsunuz; veri sizde, yazı sizde, düzenleme sizde, tablolar sizde, dosyanın yüklenmesi sizde, proje reddedilince yeniden toparlanması yine sizde. Diğerleri nerede? Birinin telefonu bozuk. Biri kullandığınız sisteme yabancı. Biri çok yoğun. Biri başka bir işle meşgul. Biri de bütün bunların sonunda elde edilecek şeyin çok önemli olmadığını söylüyor. Sizin için önemli ama. İşte insanı çıldırtan da bu. Sizin hayatınızda karşılığı olan bir mesele, karşıdaki için canı isterse ilgileneceği bir ayrıntı. Ama o kişi projede durmaya, adını orada tutmaya ve size arada bir umut vermeye devam ediyor. Tam ilişkiyi keseceksiniz, arıyor. Tam “Ben artık kendi yoluma bakacağım” diyorsunuz, gelip yeni bir ihtimal anlatıyor: “Sorun değil, hallederiz.” “Biraz zaman geçsin, görüşürüz.” “İstediğin zaman konuşuruz.” “Önümüzdeki ay bakalım.” Ne evet ne hayır. İnsanı en çok açık bir ret yormuyor zaten. Belirsizlik yoruyor. Çünkü açık bir ret geldiğinde üzülürsünüz ama yönünüzü değiştirirsiniz. Belirsizlikte ise kapının önünde beklersiniz. İçeriden biri arada bir perdeyi oynatır. Siz de “Galiba şimdi açılacak” dersiniz. Açılmaz. Sonra bütün enerjiniz o yarım açık bırakılmış kapıya gider. Başka yolları göremezsiniz. Oysa yapılacak şey kapının önünde kavga çıkarmak da değildir, sonsuza kadar beklemek de. “Ben üzerime düşeni yaptım. Bundan sonrası sende” deyip kendi işinize devam etmektir. Topu karşı tarafa bırakmak bazen ilişkiyi kesmekten daha güçlüdür. Çünkü bazı insanlar ilişkiyi kesmenize bile izin vermez. Siz uzaklaşırsınız, onlar yeniden yaklaşır. Fakat yaklaştıklarında somut hiçbir şey yapmazlar. Sizi yanlarında tutmak isterler ama sizin için sorumluluk üstlenmek istemezler. O zaman siz de onları hayatınızın merkezinde tutmazsınız. Bir ihtimal olarak kenarda dururlar. Bir şey yaparlarsa bakarsınız. Yapmazlarsa zaten yürüdüğünüz başka yollar vardır. Hayat tek bir kişinin vereceği karara, tek bir kurumun açacağı yere, tek bir projenin kabulüne bağlanmaz. Değişik göllere maya çalarsınız. Hangisinin tutacağını bilemezsiniz. Biri olmazsa öbürü olur. Hiçbiri olmazsa elinizde yine kendi emeğiniz, kendi düzeniniz ve kendi hayatınız kalır. Fakat bizim burada asıl zorlandığımız şey işlerin yetişmemesi değil. Hayatın kaçtığı duygusu. Bir gün oturup takvime bakıyorsunuz. Zaman geçmiş. Bir hedefe düşündüğünüzden az kalmış. Yarım işler duruyor. Evde yapılacaklar, iş yerinde bitirilecek dosyalar, ailenin kontrolleri, talepleri ve planları var. Bir yandan da kendi hayatınızın bazı taraflarına bakıp “Bu niye olmadı?” diyorsunuz. Niye benim bir ilişkim olmadı? Niye kimse beni görmedi? Niye herkes için uğraşıldı da benim için uğraşılmadı? Niye olmayacak insanlar birbirlerini buldu da ben bulamadım? İnsan bunu düşündüğünde öfkelenebiliyor. Hele yıllarca başkalarının hayatını kolaylaştırmışsa kendi hayatındaki eksikleri daha ağır görüyor. Sanki bir adalet hesabı varmış da siz yükümlülüklerinizi yerine getirmişsiniz, karşılığında size verilmesi gereken hayat verilmemiş gibi. Fakat hayat böyle bir muhasebe tutmuyor. İyi insan oldunuz diye iyi bir evlilik gelmiyor. Çok emek verdiniz diye karşınıza mutlaka güvenilir insanlar çıkmıyor. Aileniz için yıllarınızı ayırdınız diye onlar bir gün dönüp sizin eksik kalan taraflarınızı tamamlamıyor. Bunu kabul etmek acı veriyor. Çünkü insan, “Hiç değilse bunun bir karşılığı olmalıydı” diyor. Ama karşılık her zaman dışarıdan gelmiyor. Bir de kaçırdığınızı düşündüğünüz hayatın gerçekten nasıl bir hayat olacağını bilmiyorsunuz. Uzaktan baktığınızda yalnızca birisinin yanında biri olduğunu görüyorsunuz. O ilişkinin içindeki tavizleri, yorgunluğu, suskunlukları, horultuyu, dağınıklığı, beklentileri ve hayal kırıklıklarını görmüyorsunuz. Bir eş yalnızca akşam eve gelen romantik bir siluet değil. Evde ses demek. Düzenin değişmesi demek. Başka bir insanın ihtiyacına, alışkanlığına, ailesine, öfkesine ve keyfine yer açmak demek. Yalnızlığın bedeli vardır ama ilişkinin de bedeli vardır. Mesele birini kötüleyip öbürünü yüceltmek değil. Mesele, sahip olmadığımız hayatı kusursuz sanmamak. İnsan “Evli olsaydım hayatım tamamlanırdı” diye düşünüyor. Oysa kötü bir ilişkinin içinde yıllarını kaybetmiş olabilirdi. “Çocuğum olsaydı başka türlü olurdum” diyor. Belki olurdu, belki de bütün hayatını yine başkalarının ihtiyacına göre düzenleyip kendisine hiç yer bırakmazdı. Bunu bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey var: Şu anda elde olan hayat bu. Sağlık var. Zihin var. İş var. Öğrenme imkânı var. Başka insanlarla tanışma, başka ülkelere gitme, dil geliştirme, yeni bağlantılar kurma, evini yenileme, yalnız kalma, kapıyı kapatma, gece kimseye hesap vermeden uyuma imkânı var. Bunlar teselli ödülü değil. Hayatın kendisi. Ama insan bunları görebilmek için önce başkalarının işlerinden biraz başını kaldırmak zorunda. Kendi evinizin duvarı eskimiş, yerleri değişecek, gürültüden yorulmuşsunuz. Bir usta bulmaya, malzeme seçmeye, evinizi daha yaşanır hâle getirmeye çalışıyorsunuz. Dışarıdan küçük görünür. Fakat kendi evini düzenlemek, insanın “Ben burada yaşayacağım” demesidir. Hep birilerinin evine koşmak yerine kendi alanına emek vermesidir. Sizin de bir eviniz, bir odanız var. Sizin de çalışmanız, dinlenmeniz, sıcaktan bunalmamanız, internete ulaşmanız ve arkadaşlarınızı görmeniz gerekiyor. Bunlar naz değil. Hayat koşulu. Fakat yıllarca başkalarının koşullarını esas almış biri, kendi ihtiyacını söylediğinde kendisini bencil zannediyor. “Bir kere de bencil olayım” diyor. Aslında istediği bencillik değil. Ölçü. Çünkü bencil insan yıllarca herkesin hastanesine koşup sonra bir yaz kendi odasında çalışmak istediği için suçluluk duymaz. Bencil insan öğrencisinin evrakını kendi işiymiş gibi takip etmez. Başkasının hatası yüzünden onlarca sayfayı yeniden hazırlamaz. Kendisini aramayanların peşinden koşup işleri yarım kalmasın diye gece gündüz uğraşmaz. Buradaki mesele bencillik değil. Kendini paçavra etmemek. İnsanlara yardım edebilirsiniz ama onların yerine yaşamayacaksınız. Öğrenciye kaynak gönderirsiniz; okuyup gelirse konuşursunuz. Okumazsa arkasından koşmazsınız. Bir arkadaşınıza ya da çalışma arkadaşınıza düşen işi söylersiniz; yapmıyorsa onun bölümünü de sessizce üstlenmezsiniz. Ailenize güvenli bir seçenek sunarsınız; kabul etmiyorlarsa seçtikleri yolun sorumluluğunu alırlar. Çünkü sınır koymak her zaman bağırmak değildir. Hatta çoğu zaman bağırmak, sınırın çok geç kaldığını gösterir. İnsan uzun süre yapıyor, yapıyor, yapıyor; sonra bir gün patlıyor. Karşısındaki yalnızca patlamayı görüyor. O patlamadan önceki yüz küçük fedakârlığı görmüyor. Onun için daha erken konuşmak gerekiyor: “Ben bunu yapmayacağım.” “Şu saatler arasında buradayım.” “Bu kısmı sen tamamlayacaksın.” “Ben teklifimi yaptım.” “Bundan sonrası senin kararın.” Böyle söylediğiniz zaman dünya yıkılmıyor. Bazıları bozuluyor. Bazıları gidiyor. Bazıları başka birini buluyor. Bazıları da ilk kez kendi işini yapmak zorunda kalıyor. İyi de zaten olması gereken bu değil mi? Her şeyi kolaylaştırdığınız insanlar sizi her zaman daha çok sevmiyor. Bazen yalnızca kolaylığa alışıyorlar. Siz çekildiğinizde de sizi değil, kaybettikleri hizmeti özlüyorlar. Bunu fark etmek insanın canını acıtabilir. Ama aynı zamanda rahatlatıcıdır. Çünkü o zaman başkalarının memnuniyetsizliğini kişisel almamaya başlarsınız. Bir öğrenci surat yaptı diye yanlış davranmış olmuyorsunuz. Bir aile üyesi küstü diye kötü evlat olmuyorsunuz. Bir çalışma arkadaşı size ulaşamadı diye sorumsuz olmuyorsunuz. Belki de ilk kez herkes kendi payına düşen ağırlığı taşıyordur. Şunu unutmamak lazım: Siz sürekli araya girip her şeyi düzelttiğinizde insanların kapasitesini de küçültürsünüz. “Sen yapamazsın, ben yaparım” demiş olursunuz. Sonra onlar gerçekten yapmamaya başlar. Siz de “Bunlar hiçbir şey yapamıyor” diye kızarsınız. Ya yapma ya da kızma. Bu cümle biraz serttir ama doğrudur. Yapıyorsanız, yaptığınız şeyin kararını siz vermiş olun. Sonra karşılığını alamadığınız için içinizde hesap tutmayın. Hesap tutacaksanız da en baştan yapmayın. Elbette insan her seferinde bunu başaramaz. Bazen yine koşturur. Bazen yine fazladan bir evrak çıkarır. Bazen annesinin telefonuna sinirlenip sonra vicdan azabı çeker. Bazen karşısındaki belirsiz bir söz söylediğinde yeniden umutlanır. Ama artık ne olduğunu bilir. Eskiden kendisini mecbur sanıyordu. Şimdi bir seçim yaptığını görüyor. Değişiklik tam burada başlıyor. Herkesi hayatından çıkarmakta değil. Herkesi düzeltmekte de değil. Kimin sözüne ne kadar ağırlık vereceğine karar vermekte. Birisi size bir ihtimal sunuyorsa buyursun gereğini yapsın. Siz hazırlığınızı yaparsınız, dosyanızı tamamlarsınız, seçeneklerinizi çoğaltırsınız. Ama kapısında yatmazsınız. Aileniz bir karar veriyorsa buyursun kararının taşıyabileceği kısmını taşısın. Siz acil durumda elbette oradasınız. Fakat herkesin keyfini güvence altına almak için kendi yazınızı, işinizi, evinizi ve hayatınızı feda etmezsiniz. Bir öğrenci öğrenmek istiyorsa gelir, sorar, okur, çalışır. Siz kapıyı açarsınız ama onu sırtınızda içeri taşımazsınız. Çünkü sizin de yapmanız gereken işler var. Fakat daha önemlisi, sizin de yaşamanız gereken bir hayat var. Belki insanın kendisine söylemesi gereken şey çok büyük bir cümle değildir. “Artık tamamen değiştim” demesine gerek yok. “Kimse için hiçbir şey yapmayacağım” da başka bir aşırılık olur. Şimdilik şu kadarı yeter: Ben üzerime düşeni yaparım. Başkasının payını üstlenmem. Ben yardım ederim. Kendimi teslim etmem. Ben ihtimalleri açık tutarım. Hayatımı bir ihtimalin önünde bekletmem. Bir şey olacaksa yalnızca benim çabamla olmasın. Karşıdaki de elini uzatsın. Bir ilişkiyse ilişki gibi, ortaklıksa ortaklık gibi, aile olmaksa aile olmak gibi yürüsün. Yoksa herkes kendi hayatına baksın. Çünkü zaman gerçekten geçiyor. Hem de biz dertlerle uğraşırken, dosyaları tamamlarken, birilerini ikna etmeye çalışırken, “Şu da hallolsun, sonra ben yaşarım” derken geçiyor. O “sonra” kendiliğinden gelmiyor. İnsanın bazen telefonu kapatıp kendi evine bakması gerekiyor. Yarım kalmış işini açması, dil çalışması, arkadaşını araması, yolculuğa çıkması, duvarının rengini seçmesi, sessizce oturması gerekiyor. Başkalarının hayatında sürekli hazır beklemekten vazgeçtiğinizde boşluğa düşmüyorsunuz. İlk kez kendi hayatınıza düşüyorsunuz.

 
 
 

Yorumlar


İletişim

Açıkel Yayıncılık, Eğitim, Kişisel Gelişim ve danışmanlık - Mustafa Özgür Kök
Adres : Liman mah. 40. sok. 
             Konyaaltı Antalya

​​

Tel:  90 0242 3168697

Watsup / Cep : 90 0533 8153354

Email : mozgurkok@hotmail.com

  • Instagram
  • Youtube

 

Mesajiniz icin tesekkürler

bottom of page