Görünmez Güç: Kendini Saklayan İnsanların İç Çatışması
- Özgür Enerji Kuantum Düşünce
- 19 Mar
- 12 dakikada okunur

“Görünmez Güç: Kendini Saklayan İnsanların İç Çatışması”
Bu bölümün omurgası şu:
· İnsan neden kendini geri çeker, neden saklanır
· Mütevazılık ile kendini gizleme arasındaki fark
· Görünür olma isteği ile görünmekten korkma çatışması
· “İkinci adam” rolüne sıkışmak
· Takdir edilmemiş emeğin yarattığı içsel öfke
· Zirveye çıkmak değil, orada kalmanın zorluğu
· Sürekli iniş–çıkış yaşayan hayat döngüsü
· Kendini ifade etmemenin bedeli: değersiz görünmek
· Rol seçimi: birinci adam – ikinci adam – sıradan insan
· Seçilmeyen rolün insanı sürüklemesi
Hayatını değiştirmek istediğini söyleyen insanları konuşalım. O insanların gerçekte değiştirmek istediği şey, hayatları mı? Başka birisi mi olmak istiyorlar. Tabi ki hayır. Onlar, hayatlarının üzerindeki yüklerden kurtulmanın derdindeler. İnsanların yükleri arttıkça iç sesleri isyan ediyor. Sorumluluklar, sahip olunanlar, yapılması gerekenler… Hepsi zamanla birer ağır yüke dönüşerek onların sırtına biniyor.
Şunu demek geçiyor içlerinden,
“Artık hiçbir şey istemiyorum.”
Bu cümle, “hiçbir şey istemiyorum” var ya, aslında çok tehlikeli bir cümle. Görünürde sadeleşme isteği gibi ama bunun altında; hayattan, kendinde kaçış da olabilmekte. Tükenmişlik de anlam arayışı da olabileceklerden diğerleri. Hepimiz zaman zaman sadeleştirmek isteriz tabi ki. Bu gayet normal. Bazen de hayatın karmaşasının içinden çıkmaya cidden ihtiyaç duyarız. İkisi birbirine çok benzer ama aynı şey değildir. Yani sadeleşmek ve karmaşadan kurtulmaya çalışmak.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu,
İnsan gerçekten yüklerinden mi arınmak istiyor, yoksa hayatın sorumluluğundan mı uzaklaşmak istiyor?
“Minimalist yaşam”, bu bir düşünce biçimi, yaşam felsefesi. Bu düşünce biçimi, sadece daha az eşyaya sahip olmaktan ibaret değil. Daha az sorumluluk, daha az karmaşa, daha az zihinsel yük. Ama insanın önce zihni sadeleştirmesi lazım ki hayatı sadeleşebilsin. Öyle ki; arabayı satarsın, abonelikleri iptal edersin, eşyaları azaltırsın… ama zihnin hâlâ doluysa hiçbir şey değişmez.
İnsan aslında dış dünyasından önce, iç dünyasını sadeleştirmek ister. Bunu da huzur istiyorum şeklinde özetler. Kişileri bu noktaya getiren şey karmaşa olabilir ve bu içlerinde yerleşir ve orada da kaos yaratır. Bunun sonucunda da sadeleşmek ihtiyacı hasıl olur.
Burada araya bir bilgi cümlesi daha girelim,
İnsan çoğu zaman sahip olduklarından değil, sahip olduklarının getirdiği sorumluluklardan yorulur.
Arabadan değil, onun vergisinden, bakımından, benzininden, muayenesinden, yükünden yorulur.Paradan değil, onunla ilgili streslerden, değerini korumaya çalışmaktan, muhafaza etmekten idare etmekten yorulur.İşten ve çalışmaktan değil, ondan beklenilenleri karşılamaya çalışmaktan, haksızlıklardan, tersliklerden, yetiştirmekten, kayıp yaşamaktan, zamanı kullanamamaktan yorulur.
“Sadeleşme” dediğimiz şey bir kaçış değil, bir seçim olmak zorunda. Bütünüyle anlaşılmadığında ve hayatımıza tüm unsurları ile alınmadığında sadece bir süreliğine rahatlatır, sonra aynı döngü geri gelir.
Eğer insanın içinde tanımlayamadığı ve karşılanmamış bir boşluk varsa, o boşluk dolmadan hiçbir sadeleşme işe yaramaz.
Bu nokta da işin başka bir boyutu devreye giriyor…
İnsan boşlukta yaşayamaz.
Boş kalan bir zihin, kendi kendine problem üretir. Hatta şöyle söyleyeyim, zihin boşluğu sevmez, çünkü boşluk demek “tehdit” demektir. Bu yüzden zihin o boşluğu doldurmak için kaygı üretir, düşünce üretir, problem üretir.
Yani aslında insanın yaşadığı birçok problem gerçek değil, zihnin boş kalmamak için ürettiği yapay yaratımlardır.
Her şey yolundayken bile insanın içi huzursuz olabilir. Çünkü huzur sürekli hissedilen bir şey değildir. İnsan alışır. Huzura da alışır, paraya da alışır, konfora da alışır.
Ve alıştığı anda artık onu hissedemez.
İşte tam burada self-sabotaj başlar.
İnsan durduk yere kendini huzursuz eder. Bir problem yokken, problem arar. Çünkü hissetmek ister. Canlı olduğunu hissetmek ister. Acı, stres, sıkıntı… Bunların her birisi aslında birer “uyarıcıdır”.
Bir süre sonra, insan bu uyarıcılara bağımlı hale gelir.
Tıpkı bildiğimiz bağımlılıklar da olduğu gibi… İlk yaşadığı duyguyu tekrar yaşamak ister. İlk heyecanı…, ilk mutluluğu…, ilk başarı hissini… Ama o beklenen duygu aynı beklendiği şekilde hissedilmez. Bu yüzden yeniden en başa sarar.
Yine yeni bir şey kurar ve sonra yine onu bozar. Yine toparlar, yine dağıtır…
Bu bir döngüdür.
Ve bu döngü de sadece sende, bende, bizde, onlarda yok. Herkeste var olan bir döngüdür.
İnsanlar hayatları boyunca bir şeylerden kurtulmaya çalışır… Ama farkında olmadan hep başladığı yere geri döner. Bu bahsettiğim doğal ve çok temel bir döngüdür. Biyolojik, psikolojik, hatta varoluşsal bir döngü.
Çocukken güçsüzsündür, sonra güçlenirsin, zirveye çıkarsın… Sonra tekrar düşersin. Zihinsel olarak da aynı. Duygusal olarak da aynı.
İnsanlar niye elde ettikleri ve ulaştıkları üstün ve uygun hallerinde kalmazlar? Çünkü; Zirvede kalmak da çok zordur.
Zirvede kalmak efor ister. Sürekli bilinç ister. Sürekli farkındalık ister.
İnsan kendini bıraktığı anda belinden lastik bir ip ile bağlıymış gibi eski haline büyük bir hızla döner.
O yüzden konunun çözümü, kendi biricik hayatımızda zirveye çıkmak değil… orada kalabilmektir.
Ve insanların çoğu bunu sağlayacak eforu sürekli olarak vermek istemez.
Bu yüzden hayatları iniş çıkışlarla doludur. Bir bakarsın çok iyidir, sonra tekrar dibe vurur. Sonra tekrar toparlar… sonra tekrar düşer.
Bu bir yaşam biçimi haline gelir.
En tehlikelisi de şudur,İnsan bu döngüye alışır. Kendini yok etmeye ve sonra tekrar var etmeye.
Artık dengesizlik ve dalgalanan hayatlar, normal gelmeye başlar. Sürekli iniş çıkış yaşamak normal gözükür. Hatta stabil olmak, oldukça sıkıcı gelmeye başlar.
Ama gerçek şu ki,İnsan zihni ve bedeni denge ister.
Denge olmadığında hem psikoloji çöker, hem de fizyoloji.
Ve burada çok sert bir gerçek daha var…
İnsanlar iyi oldukları yerde kalamazlar. Yani rahatta kalabilmek ayrı bir beceridir.
Çünkü kalmak için emek vermek gerekir.
Toparlanmak bir başarıdır ama toparlandıktan sonra orada kalabilmek ayrı bir disiplindir. Ve çoğu insan o disiplini göstermez.
Sonra tekrar düşer.
Sonra tekrar toparlanır.
Ve bu döngü yıllarca devam eder.
Tam burada konuştuğumuz konu değişmeye başlıyor. Çünkü artık mesele sadece hayatın yükleri, boşluk ya da döngüler değil… Meselemiz şimdi kimlik.
İnsan kendini nasıl diğer insanlar arasında nasıl konumlandırıyor?
Ve daha önemlisi… Kendini neden saklıyor?
Şimdi şunu görmek lazım. Bazı insanlar kendini geri planda tutmayı “mütevazılık” zannederler. Ama bu zannettikleri gibi değildir, bu her zaman mütevazılık değildir. Çoğu zaman bu öğrenilmiş savunma mekanizmasıdır.
Hiçbir insan doğuştan kendini gizleyen bir varlık değildir. Aksine çocuklar, kendini göstermek ister. Dikkat çekmek, varlıklarını hissettirmek isterler. Ama hayatın bir yerinde şunu öğrenirler.
“Görünür olursam zarar görürüm.”
İşte kırılma noktası burasıdır. Göz önünde olduklarında korumasız olduklarını fark etmeye başlarlar.
Eğer bir çocuk, gençlik döneminde ya da hayatının erken evrelerinde şunu deneyimlediyse: Başarılı olduğunda kıskanıldıysa, Güçlü olduğunda sömürüldüyse, İyi olduğunda üstüne çıkıldıysa,Ya da sadece orada olduğu için oklar ona dönmüş ise… O zaman hayatta kalabilmek için bir şeyleri öğrenmeli ve bir karar vermelidir.
“En iyisi mi ben kendimi saklayayım. Çok fazla göz önünde durup dikkat çekmeyeyim.”Bu sayede eve sinirli gelen babadan, annenin sinir krizlerinden, kardeşlerin rekabet mücadelelerinden, evin içerindeki bilfiil her türlü negatif durumdan korunayım…
Bu bilinçli bir karar değildir. Bu bir adaptasyondur. Hayatta kalma stratejisidir.
Ve zamanla bu strateji kimliğe dönüşür.
Artık o insan kendini anlatmayan, başarılarını paylaşmayan, görünür olmaktan kaçınan birine dönüşür. Hatta başarılı olmanın bile onunla ilgileri nasıl da yükselttiğini fark ederek bunun altında ezileceği için iyi şeylerinde saklanması gerektiğinin farkına varır. O artık bir süre sonra dışarıdan bakıldığında “mütevazı” görünür. Aslında uslu çocuk uyumlu çocuk, içine kapanık çocuk gibi pek çok şeyi deneyerek buraya ulaşacaktır.Ama içeride başka bir şey vardır.
Yıllar içerinde ortaya kendini iyi saklayan profesyonel bir zihin oluşmuş olur.
Şimdi yıllar geçiyor… şartlar değişiyor… ortam değişiyor… artık o eski tehditler yok. Ama onca yıldan sonra davranış yerleşmiş.
Ve burada çok kritik bir çatışma başlıyor.
O artık saklanmak istemiyor… Ama görünür olmaya da cesaret edemiyor.
İşte o öfke tam burada çıkıyor.
Birisi gelip sana “Senin bunu bilmene çok şaşırdım?” dediğinde… İşte o an bu sadece bir tespit ya da soru olmaktan fazlası oluverir. Bu cümle bir an da yıllarca görünmez kalmışlığının yüzüne vurulması anlamına gelmektedir.
İnsan burada patlıyor,
Şunu hissediyor:
“Ben hep buradaydım zaten. Siz görmediniz.”
Ama işin acı tarafı şu…
Onlara o resmi çizen de sensin, o imajı yerleştiren kişi de yine sensin.
Yani insanlar seni küçümsediğinde, hafife aldığında, sıradan zannettiğinde, görmezden geldiğinde, fark etmediğinde… bunun bir kısmı onların bakış açısı ama bir kısmı da senin sunduğun rol kimlik.
Eğer sen kendini anlatmıyorsan, insanlar boşluğu kendi kafalarına göre doldurur. Hele bir de sen kendini gizliyor ve saklıyorsan meydan tamamen boş kalır.
İnsanlar bilmedikleri şeyi küçümsemeye meyillidir.
Ve sen kendini sakladıkça, aslında kendini küçültmüş olursun.
Burada çok sert ama gerçek bir şey söylemek lazım.Hayattan kaçan insan, kendini de saklar.
Ve bu kaçışın bedeli şudur,Görünmez olmak.
Ama insan görünmezliği uzun süre taşıyamaz.
Bir noktadan sonra görünmek ister. Takdir edilmek ister. Bilinmek ister.
Ama işte o noktada başka bir korku devreye girer,
“Ya görünür olursam?”
Çünkü görünür olmak sadece takdir almak değildir. Aynı zamanda eleştiri almak, kıyaslanmak, hedef olmak demektir.
İnsanlar genelde şunu ister, Görüneyim ama yargılanmayayım.
Bu mümkün değil.
Kendini ortaya koyduğun anda oyun değişir.
Artık insanlar seni konuşur. Eleştirir. Kıyaslar. Yarıştırır.Hatta suçlar…
Ve çoğu insan bu yükü taşımak istemez.
O yüzden ikinci bir strateji geliştirir,“Gizli güçlü olayım.”
Yani ben aslında iyiyim, güçlüyüm, başarılıyım… ama bunu göstermeyeyim. İçimde kalsın. Bir ben bileyim yeter.
Bu da bir kimliktir.
Ama bu kimliğin de bir bedeli vardır.
O bedel de şudur,Değerinin bilinmemesi.
Bu, insanı içten içe yer.
Çünkü insanın içinde iki zıt ihtiyaç vardır.
Hem saklanmak ister… hem de görülmek ister.
Ve bu ikisi aynı anda mümkün değildir.
İşte çatışma artık başlamıştır.
Konu artık sadece “görünmek mi görünmemek mi” değil… konumuz bu andan itibaren rol seçmek.
Hayatta üç temel rol var aslında, bunlarda şunlar.
Birinci adam.İkinci adam.Ve sıradan insan.
Birinci adam dediğimiz kişi sahne de olan, görünen, öne çıkan kişidir. Tüm alkışı da o alır, tüm eleştiriyi de o alır.
İkinci adam sahnede değildir ama sistemi kuran, taşıyan, büyüten kişidir. Görünmezdir ama etkilidir.
Sıradan insan ise ne öne çıkar ne de sistemi kurar. Daha stabil, daha risksiz bir hayat yaşar. Kalabalıkta takılır
Şimdi yeni değerlendirmemiz gereken başlık şu.
İkinci adamlar hayatlarının büyük kısmında ve çoğu yerde ikinci adam kimliğini yaşatır ve öyle yaşarlar ama birinci adam gibi takdir görmek ister.
Bu da mevcut ikinci adam stratejisinde mümkün değil.
Çünkü sistem şöyle çalışır,
Birinci adam ünü alır.İkinci adam yükü taşır.İlk sözleşmede de kazancı birlikte paylaşırlar. Bu sözsüz bir sözleşmedir. Ama bu sözleşmeden genellikle birinci adamlar habersizlerdir.Ve bu denge bir noktada kırılır.O da zafer anıdır. Birinci adamın sözleşmeden habersiz olduğu o an ortaya çıkar.
“Ben yaptım ama o biliniyor. O da yaptıklarımın kıymetini bilmiyor.”Ve bu duygu zamanla öfkeye dönüşür.Birinci adamlara karşı bir öfke…Hayata karşı bir öfke…Başarıların toplamına bir öfke…Hatta kendine karşı bir öfke…
Aslında bilir, sözleşmesinin sadece bir umut olduğunun farkındadır ve hayal kırıklığını beklemektedir ama o kadar çok bedel ödemiştir ki emeklerinin görülmüyor olması olasılığına asla inanamaz.
Bu seçimi ben yaptım.Kimse zorlamadı.Ve en zor yüzleşme de budur.
Şunu da unutmayalım, bu bir ikinci adam güzellemesi değil.
Birinci adam olmak cesaret ister.Çünkü hedef olursun.En önde savaşan kişi ilk kurşunu yer.En çok eleştirilen, en çok konuşulan, en çok yargılanan kişi o olur.Ama karşılığında gücü, parayı, ünü, görünürlüğü alırsın.Birinci adamında ödediği bedeller bunlardır.
İkinci adam olmak ise olgunluk ister.Çünkü üretirsin ama görünmezsin.Yaratırsın ama alkışı başkası alır.Ve bunu bilerek kabul etmen gerekir.İşin mutfağında olan herkes ve her meslek bundan nasibini alır.
Ama çoğu insan bunu bilinçli seçmez.Alışkanlıkla seçer.Korkuyla seçer.Geçmişin etkisiyle seçer.Ve sonra bu rolün içinde sıkışır.
İşte senin yaşanılan şey tam olarak bu sıkışma.
Bir tarafın diyor ki,
“Ben de varım, ben de güçlüyüm, ben de bunu yaptım.”
Diğer tarafın diyor ki,
“Saklan, dikkat çekme, sorun çıkar.”
Ve bu iki ses birbirini parçalıyor.
Buradan sonra iş daha da netleşiyor aslında…
Mesele “hangisi doğru?” değil.
Mesele “sen hangisini bilinçli seçiyorsun?”
Çünkü seçmediğin rol, seni sürükler.
Seçtiğin rol, seni yönetir.
Buraya kadar anlattığımız her şey aslında bir farkındalık. Ama farkındalık tek başına hiçbir şeyi değiştirmez. İnsan neyi yaşadığını anlar ama nasıl yöneteceğini bilmezse aynı döngünün içinde kalmaya devam eder.
Bu yüzden şimdi,
Sen bu oyunu nasıl oynayacaksın?
Bak, burada tek bir doğru yok. Ama çok net bir gerçek var… herkesle aynı şekilde davranamazsın. Tek bir kimlikle yaşayamazsın. Tek bir duruşla hayatın içinde kalamazsın.
Bu mümkün değil. Hele ki hayatının öncesi bir rolde yaşanmışken bu rolde ikinci adam rolüyken… Bir den bire buradan çıkıp birinci adam veya sıradan birisi olamazsın.
İnsan dediğin şey sabit bir karakter değil, değişken bir sistemdir. Ortama göre, kişiye göre, amaca göre pozisyon alır.
Ama çoğu insanın yaptığı anlatayım.
Herkese aynı yüzünü gösterirler.Bu büyük bir yanlış.Çünkü herkes aynı değil. Her durum, olay, konum, ilişki aynı değil. Hayatın farklı anları olayları ve dönemlerinde yaşıyoruz.
Sen derken farzı mahal…. Sen herkesi aynı kefeye koyuyorsun. Aynı mütevazılığı, aynı geri çekilmeyi, aynı suskunluğu herkese uyguluyorsun. Her durum için aynı rol kimlik ile konumlanıyorsun.
Sonra ne oluyor?
Hak etmediğin durumlar içerinde kalabiliyorsun ve bun u yapma hakkı ve yetisi olmayan insanlar seni küçümsüyor. Sen de buna sinirleniyorsun.
Ama o küçümsendiği durum senaryosunda senin de payın var, bir kısmını sen inşa ettin.
Şunu net ayırman lazım.
Kime ne gösteriyorsun?Kime neyi ispat etmeye çalışıyorsun?
Ve daha önemlisi…
Kimin karşısında kendini tutuyorsun, kimin karşısında tutmuyorsun?
Bak, bu bir karakter meselesi değil. Bu bir strateji meselesi. Hem de çocukluğunda kurguladığın eski bir strateji.
Hayatını güncellenmiş yetişkin ve olgun stratejiler bütünü ile yönetmezsen, duyguların seni yönetir.
Ve duygular genelde mantıktan kopuk faydadan uzak ve bilinçdışından yönlendirildiği için sağlıklı çalışmaz ve sen de yanlış yerlerde olmayacak patlamalar yaşarsın.
Şimdi sana bir çerçeve vereyim.
Hayatında temasta olduğun insanları mesafelerine göre kategorile.
Bir… Senin gerçek/ özel yaşam alanın. Yani yakınların, samimi oldukların, gerçekten bağ kurduğun insanlar. Burada zaten kendini ispat etmeye ihtiyacın yok. Burada güç gösterisi yapmak saçma. Burada mütevazı olman da doğal, güçlü olman da doğal. Burada rol yapmana gerek yok.
İki… Nötr alan. İş ortamı, sosyal çevre, mesafeli insanlar. İş hayatın…Burada stratejik olman gerekir. Ne tamamen geri çekileceksin ne tamamen açılacaksın. Burada kontrollü görünürlük gerekir. Prensipler, kurallar rutinler ve bu hayatın genel geçerli kural ve işleyişlerini sindirmen gerkli.
Üç… Tehdit alanı. Seni küçümseyenler, rekabet edenler, sınır ihlali yapanlar, hadsizler. İşte burada geri çekilmek yok. Burada netlik var. Burada mesaj var. Burada “ben küçük değilim” duruşu var. Yeni girdiğin işler, hayat hedeflerin, planların önemli yaşam seçimlerin ama risk payı olanlar öncelikli şekilde…
Hatamız burada şu olabilir.
Bu üç alanı ayırmıyorsak...Herkese ve her duruma birinci alan gibi davranıyorsak.Ve özellikle de üçüncü alandaki insanlar bunu kullanıyorsa. Tabi bunun suistimali birinci ve ikinci alandaki insanlar tarafından da gerçekleştirilebilir ancak risk önceliklerini duruş ağırlığını belirlemen mantıklı olur.
Şimdi gelelim…Kendini ortaya koyma başlığına.
Bak, kendini ortaya koymak dediğimiz şey sürekli bağırmak, sürekli göstermek, sürekli paylaşmak değildir. Bu bir gösteriş meselesi hiç değil.
Bu bir mesaj verme hali.
Sen aslında şunu demek istiyorsun,
“Ben buradayım. Ve küçümsenecek biri değilim.”Ama bunu ya hiçbir zaman dilin ile demiyor, durun ve tavrın ile göstermiyorsun…Ya da patlayarak söylüyorsun.
İkisi de yanlış.
Çünkü biri seni görünmez yapıyor, diğeri seni kontrolsüz kılıyor.
Doğru olan şu.
Seçerek görünür olmak.Yani bilinçli olarak bazı anlarda kendini göstermek.
Bu ne demek biliyor musun?
Bazen bir şeyi özellikle paylaşırsın.Bazen özellikle söylersin.Bazen özellikle geri durmazsın.Ama bunu ego için yapmazsın.Mesaj için yaparsın.
Bakın aradaki fark çok önemli.
Ego şunu der,“Ben üstünüm.”Geri duruş ise sana dedirtir,“ Ben zayıf değilim”
Sağlıklı duruş ise şunu der,“Ben de herkes gibiyim”
Bu üçü aynı şey değil.Ve insanlar bunu hisseder.
Şimdi gelelim o rahatsız olduğumuz yere…“Acaba görgüsüz mü oluyorum, yanlış mı yapıyorum, insanlar ne düşünür?”
Bak, burada çok net bir şey söyleyeceğim,Eğer değer vermediğin insanların fikirlerini bu kadar umursuyorsan, bu bir çelişkidir.Eğer değer verdiğin insanlardan kendini bu kadar gizliyorsan da bu samimiyet değildir.Ve bu çelişkiler seni içten içe yer.
Çünkü zihnin şunu bilir.“Benim düşüncelerim, eylemlerim ve hepsinden önce ben önemliyim”
Ama duygun şunu hisseder.“Acaba diğerleri ne düşündüler?”
İşte bu kendinde kopukluk ve diğer insanlar ile kurduğun hatalı ve bozuk empati seni yorar.Ve bu aslında özgüven eksikliği değil…Bu, bir çeşit onay bağımlılığı, alışkanlık, korkaklık veya kendinle bağlantı kopukluğudur.Ve bu çok sinsi bir şeydir.
Çünkü sen güçlü bir insansın, başarılısın, kapasiten yüksek… ama hâlâ ne olduğu ve kim olduğu fark etmeksizin diğer insanların fikrini sorgusuz içeri alıyorsun.
Bu bir alışkanlık.Yıllarca kendini saklamanın yan etkisi.Çünkü, büyük ihtimal ile bugüne kadar sürekli kendini hep dış gözle değerlendirdin.
“Onlar ne der?”
“Beni nasıl görürler?”
“Bunu söylersem ne olur?”
Artık bunu kırman lazım. Bu şöyle olmaz, böyle devam edemezsin. Zaten belli ki devam da edemiyorsun.
“Bundan sonra kimseyi umursamıyorum.”Bu gerçekçi değil. Bunu yapma.
Şöyle Yap,
“Ben kimin fikrini umursayacağımı seçiyorum. Peşin yargılı bir şekilde geri çekilerek kendi fikrimi veya duruşumu ikinci plana almıyorum. Bu otomatik bir seçim ve o halde bu seçim değil bir ezber. Şimdi kendi fikrimi ne zaman savunacağımı ve ne zaman diğer insanları dinleyeceğimi. Olay durum ve olguların neresinde konumlanacağımı yenden düşünerek adımlar atmam lazım.”
Bu çok başka bir şey.Seçim başladığı anda kontrol başlar.
Şimdi gelelim öfkeye…Çünkü bu işin en kritik noktalarından biri bu.
Senin kontrolü kaybettiğin bu negatif senaryoda öfken anormal değil.Hatta çok normal.Hatta yıllarca bastırılmış bir şey var.Görünmemiş emek var.Takdir edilmemiş değer var.Ve bu birikmiş.Öfke dediğin şey zaten çoğu zaman haksızlığa karşı bir tepkidir.
Ama hatırlaman gereken de şu.
Öfkeyi nasıl kullandığın.Öfke ya seni yakar…Ya da güçlendirir.
Şimdi içinden muhtemelen şöyle bir duygu yükseliyor.
“İçimde tutmayayım, söyleyeyim, çıkartayım.”
Patlamaya hazır bir bombasın belli ki, ama bunu yaptığında ne oluyor? Hele bir düşün.
Oyun değişir.
Çünkü karşındaki insanlar o dili kaldırabilecek insanlar değil. Sende öyle bir karakter ile zihinlerinde yer bulmadın. Seni azına geleni söyleyen, patavatsız, öfkeli, herkese haddini bildiren birisi olarak tanıyan kimse yok çevrende.
Birinci adamlar bunu kaldıramaz. Özellikle de kendini birinci adam zanneden insanlar…Onların egosu kırılmaya gelmez.
Sen orada direkt çıkış yaptığında, artık başka bir seviyeye geçiyorsun.Ve bu her zaman istediğin sonuçları vermez. Hatta sonuç vermez ve büyük bir kavga çıkar.
O yüzden burada yapılması gereken şeyi söyleyeyim.
Herkese aynı öfkeyi göstermezsin.Öfke de stratejiktir.Bazı insanlara hiç göstermezsin.Bazı insanlara sınır koyacak kadar gösterirsin.Bazı insanlara ise net bir şekilde “yerini bildirirsin.”
Ama bu seçerek olur.Kontrollü olur.Bilinçli olur.
Yoksa her yerde aynı şekilde davranırsan…Ya her yeri yakarsın…Ya da kendini yakarsın.
Şimdi burayı çok iyi anlamamız lazım.
Hayatımızdaki bu başlıklardaki ana konu “duygu” değil.“Strateji.”
Sen zaten hissediyorsun.Ama nasıl davranacağını seçemiyorsun.Ve bu seni yoruyor.
Senin yaşadığın şey küçük bir konu değil. Bunu iyice anlayarak devam edelim.
Bu bir yaşam stratejisi.
Sen hayatın boyunca kendini gizleyerek, ikinci adam olarak, arkadan ilerleyerek bir sistem kurdun.Bu sistem sana çok şey kazandırdı.Ama aynı zamanda bir bedel de ödetti.Ve şimdi sen o bedelleri sorguluyorsun.“Ben yanlış mı yaptım?” diyorsun.
Hayır.Yanlış yapmadın.Bir seçim yaptın.Ve her seçimin bir bedeli var.
Şimdi yapman gereken şey,
Aynı stratejiyle devam mı edeceksin…Yoksa stratejiyi güncelleyecek misin?Çünkü hayat değişti.Şartlar değişti.Sen değiştin.Ama stratejin aynı kaldı.
Strateji güncellenmezse, insan eski hayatını yeni şartlarda yaşamaya çalışır.
Ve bu çatışma yaratır.
Son olarak şunu söyleyeyim…
Birinci adam olmanın bedeli var.
İkinci adam olmanın bedeli var.
Sıradan olmanın da bedeli var.
Bedelsiz bir yol yok.
Sen hangi bedeli bilinçli olarak seçiyorsun?
Ve seçtiğin bedelin arkasında durabiliyor musun?
Eğer duramıyorsan…
İşte orada öfke başlar.
Şimdi burada anlatılan her şey sana bir yön çizmek için değil…
Senin zaten bildiğin ama parçalı olan şeyleri bir araya getirmek için. Olabildiğince dikkatli ve detaylıca özetledim.
Çünkü sen biliyorsun bunların hepsini, ama dağınık biliyorsun.
Şimdi bütün resmi gördün.Bundan sonrası seçim. Senin Seçimin.




Yorumlar