top of page

İnsan Bazen Aç Değildir

5 Eyl
6 dakikada okunur

Açlığın Ötesindeki Boşluk: Doyurulmayı Bekleyen Ruh

Akşamın bir saatinde kendimizi buzdolabının kapağının önünde, ne istediğimizi bilmeden raflara bakarken buluruz. Bazen de çekmeceleri açıp dolapları karıştırırken kendimize ne aradığımızı sorarız.

Aslında mutfağa aç olduğumuz için gitmediğimiz aşikârdır.

Bazen gün kötü geçmiştir. Bazen bir konuşma zihnin bir yerinde asılı kalmıştır. Bazen beklediğimiz mesaj gelmemiştir. Bazen biri vardır ama varlığı yetmiyordur. Bazen de kimse yoktur ve insan bunu kendisine açık açık söylemek istemiyordur.

Ne yapacağımızı bilmediğimiz için orada, cevabı arar gibi dikiliriz.

El bir pakete gider.

Bir şeyin paketi açılır.

Bir şeyler yenir.

Arkasından başka bir şey gelir.

Aslında ilk birkaç lokmadan sonra hiçbirinin tadı eskisi kadar güzel değildir. Ama mesele zaten tat değildir.

İnsan bazen yemeğin kendisini değil, yemeğin kendisinde oluşturacağı hâli ister.

Biraz rahatlamak, biraz oyalanmak, bir süre düşünmemek...

İçindeki gürültü azalsın ister.

Ve bu yalnızca yemekle ilgili değildir.

Bazen telefonu elimize alırız ama aradığımız şey haber değildir.

Bazen birinin sosyal medya hesabına bakarız ama merak ettiğimiz yalnızca onun hayatı değildir.

Bazen alışveriş yaparız ama ihtiyacımız yeni bir eşya değildir.

Bazen bir dizinin arkasından ötekini açarız ama hikâyeyi bile gerçekten takip etmeyiz.

Bazen birine mesaj atmak isteriz ama aslında aradığımız şey cevap değildir.

Belki görülmek istiyoruzdur.

Belki seçilmek.

Belki önemsendiğimizi duymak.

Ya da çoğu zaman neden yaptığımızı bilmeden, sorusu olmayan bir cevabın peşinde koşarız.

İşte insanın kendisiyle ilgili bilmediği, gizli kalmış bir parçası da onunla birlikte oracıktadır.

Yaptığımız şey ile ihtiyacımız olan şey her zaman aynı değildir.

Bir şey yiyoruzdur ama belki aradığımız yemek değildir.

Bir insanı özlüyoruzdur ama belki yalnızca o kişiyi özlemiyoruzdur. Belki de onun yanındayken büründüğümüz hâli özlüyoruzdur.

Birinin bizi seçmesini, birinin bizi aramasını, birinin hayatında önemli bir yere sahip olmayı...

Bu ayrımı yapmak kolay değildir.

Çünkü çoğumuz ihtiyacımızı anlamadan önce davranışımızı yargılamaya başlarız:

“Yine yaptım.”

“Bende hiç irade yok.”

“Kaç kere karar verdim.”

“Bunun bana iyi gelmediğini biliyorum, yine de yapıyorum.”

Ama bilmek ile yapabilmek aynı şey değildir.

İnsan bazen bir davranışının kendisine iyi gelmediğini çok iyi bilir. Yine de o davranışı sürdürür.

Çünkü o davranışın içinde sadece düşünce yoktur.

Alışkanlık vardır.

Duygu vardır.

Beden vardır.

Yalnızlık vardır.

Stres vardır.

Beklemek vardır.

Anılar ve özlenen duygular vardır.

Bir süreliğine rahatlama ihtiyacı vardır.

Bu yüzden belki soruyu değiştirmek gerekir.

“Ben bunu neden hâlâ yapıyorum?” yerine:

“Bu davranış benim için ne yapıyor?”

Çünkü bazı davranışlar bize uzun vadede iyi gelmese bile kısa vadede bir işe yarar.

Dikkatimizi dağıtır.

Bizi oyalar.

Bir duygunun yoğunluğunu birkaç dakikalığına azaltır.

Beklemeyi kolaylaştırır.

İçimizdeki boşluğu kısa süreliğine doldurur.

İnsan huzursuz olduğunda yalnızca zihni huzursuz olmaz. Beden de konuşmaya başlar.

El sürekli bir yerlere gider.

Telefon defalarca kontrol edilir.

Ayak sallanır.

Yüzle oynanır.

Evde amaçsızca dolaşılır.

Bir şey açılır, kapatılır.

Bir şey yenir, sonra başka bir şey aranır.

Beden bazen bizim kendimize söylemekte geciktiğimiz şeyi bizden önce fark eder:

“İçeride bir huzursuzluk var.”

Bunu hemen kötü bir alışkanlık, iradesizlik ya da karakter kusuru gibi görmek zorunda değiliz.

Bazen bunlar küçük uyarı ışıklarıdır.

Arabadaki uyarı ışığı yandığında o ışığa kızmayız. Uyarı ışığının üzerine bant yapıştırmanın motoru onarmayacağını biliriz.

Işığın gösterdiği yere bakarız.

İşte aynı şekilde kendimize karşı da biraz böyle davranabiliriz.

Elimiz sürekli telefona gidiyorsa belki sorun sadece telefon değildir.

Beklemek zor geliyordur.

Belirsizlik zor geliyordur.

Bir mesajın gelmemesi zihnimizde çok fazla anlam kazanıyordur.

Canımız sürekli bir şey yemek istiyorsa belki mesele sadece yemek değildir.

Belki yorulmuşuzdur.

Belki gün boyunca kendimize hiç alan açmamışızdır.

Belki bir şeye kırılmışızdır ama bunu söyleyememişizdir.

Belki yalnızızdır.

Belki de gerçekten açızdır.

Ve bunların hepsi birbirinden farklıdır.

Açsan yemek gerekir. Buna şüpheyle bakmak gerekmez.

Canın gerçekten sevdiğin bir şeyi istiyorsa onu seçerek ve tadını alarak yemek de hayatın doğal tarafıdır.

Mesele yiyeceği düşmanlaştırmak değil.

Mesele hayatımızdaki her hazdan kuşkulanmak da değil.

Asıl mesele şu ayrımı yapabilmektir:

“Ben bunu gerçekten istiyor muyum, yoksa şu an başka bir duyguyu susturmaya mı çalışıyorum?”

Ve belki bir soru daha:

“Şu anda ne istediğimi veya neye ihtiyacım olduğunu gerçekten biliyor muyum?”

Bir şeyin tadını alarak, farkında olarak tüketmek başka bir şeydir; ne yaptığını neredeyse fark etmeden bir boşluğu doldurmaya çalışmak başka.

İnsan çok sevdiği bir şeyden bile onu sürekli tekrar ettiğinde bıkabilir.

Bir şarkıyı yüzlerce kez dinlersin, bir süre sonra kapatmak istersin.

Çok sevdiğin bir yiyeceği sürekli yersin, bir zaman sonra görmek bile istemeyebilirsin.

Hayatta başka şeyler de böyledir.

Haz her zaman çoğaltıldıkça çoğalmaz; bazen azalır.

Çünkü insanın ihtiyacı her zaman daha fazlası değildir.

Bazen temas etmektir.

Yediği şeyle temas.

Bedeniyle temas.

Duygusuyla temas.

Bir insanla gerçek bir temas.

Hayatın o anda gerçekten ne olduğuyla temas.

Ama temas zordur.

Çünkü gerçekten temas ettiğimizde bazen hoşumuza gitmeyen şeylerle karşılaşırız:

“Ben yalnızım.”

“Ben düşündüğüm kadar iyi değilim.”

“Ben bu kişiyi değil, onun beni seçmesini istiyorum.”

“Ben aslında çok yorulmuşum.”

“Canımın sıkılması dediğim şey belki üzüntü.”

“Üzüntü dediğim şey belki öfke.”

“Öfke dediğim şey de belki karşılanmamış bir beklenti.”

“İçimdeki manevi boşluğu kapatmaya mı çalışıyorum?”

İnsanın iç dünyası bazen çekmeceli bir dolap gibidir.

Bir çekmeceyi açarsın, altından başka bir çekmece çıkar.

Bu nedenle “Ben bunu neden yapıyorum?” sorusunun cevabı her zaman tek değildir.

Bir davranış yıllar önce başka bir nedenle başlamış olabilir, bugün ise bambaşka bir nedenle devam ediyor olabilir.

Bir zamanlar zor bir dönemde rahatlatıcı gelen bir şey, bugün yalnızlıkta ya da stresli bir günde otomatik bir alışkanlığa dönüşmüş olabilir.

Davranış aynı kalmıştır ama hayat değişmiştir.

İnsan bazen eski bir çözümü yeni bir probleme uygulamaya devam eder.

Belki değişimin başlangıcı da şudur:

Bir zamanlar işe yarayan bir şeyin artık aynı şekilde işe yaramadığını fark etmek.

Bu fark ediş kendine kızmayı gerektirmez.

Tam tersine, insanın kendisine biraz daha dikkatle yaklaşmasını gerektirir.

“Ben böyleyim” dediğimiz yerde kapı kapanır.

“Ben bunu bir nedenle öğrendim” dediğimiz yerde yeni bir ihtimal doğar.

Çünkü öğrenilmiş olanın karşısına başka bir şey de öğrenilebilir.

Önceki şablonu ve çözümü üreten biz, yenisini de oluşturabiliriz.

Ama değişim kendimize sürekli yasak koymak değildir:

“Bunu yemeyeceğim.”

“Bunu düşünmeyeceğim.”

“Ona bakmayacağım.”

“Bir daha üzülmeyeceğim.”

“Bir daha kimseye bağlanmayacağım.”

Bunların hepsi ilk anda güçlü cümleler gibi gelir.

Ama bazen bu “bir daha”ların içinde korku vardır:

“Kontrol edersem güvende kalırım.”

Oysa hayat bütünüyle kontrol edebileceğimiz bir yer değildir.

Kendimizi biraz düzenleyebiliriz.

Bazı seçimler yapabiliriz.

Ama hiç üzülmeyeceğimizi, hiç yalnız kalmayacağımızı, hiç hayal kırıklığı yaşamayacağımızı garanti edemeyiz.

Bu yüzden mesele her isteği bastırmak değil, isteğin bize ne söylediğini anlayabilecek kadar yanında durabilmektir.

Canın bir şeye uzandığında hemen yapmak zorunda değilsin.

Ama kendine sertçe “Hayır, yasak” demek zorunda da değilsin.

Bir dakika durabilirsin.

Ve şunu sorabilirsin:

“Şu anda bana ne oluyor?”

Belki cevap gerçekten yemektir.

O zaman ye.

Belki su içmektir.

Belki dinlenmektir.

Belki duş almaktır.

Belki dışarı çıkıp biraz yürümektir.

Belki sevdiğin birini aramaktır.

Belki de hiçbir şey yapmadan o duygunun yanında birkaç dakika oturmaktır.

Bu en zor olanıdır.

Çünkü her boşluk hemen doldurulmak zorunda değildir.

İnsan bazen boşluğu hemen doldurmadığında, boşluğun içinde ne olduğunu görmeye başlar.

Ve o an, insanın kendisine biraz daha yaklaştığı andır.

Kendini tanımak yalnızca güçlü yanlarını bilmek değildir.

Hangi koşulda neye kaçtığını da bilmektir.

Ne zaman daha çok yiyorsun?

Ne zaman telefona daha çok gidiyorsun?

Ne zaman alışveriş yapma isteğin artıyor?

Ne zaman birini aramak istiyorsun?

Ne zaman içine kapanıyorsun?

Ne zaman aynada kendine daha sert bakıyorsun?

Ne zaman “daha fazlası olmalı” duygusu yükseliyor?

Bunlar tek başına büyük hükümler vermez ama bir araya geldiklerinde küçük bir iç hava durumu raporu oluşturabilir.

“Bugün içeride rüzgâr var.”

Bazen ihtiyacımız olan şey büyük bir teşhis değildir.

Belki sadece bu kadar basit bir fark ediştir:

“İçeride rüzgâr var.”

Sonra kendimize mahkeme kurmak yerine biraz bakabiliriz:

Nereden esiyor?

Beni nereye sürüklüyor?

Ben aslında neye ihtiyaç duyuyorum?

Çünkü insanın kendisiyle ilişkisi sadece kendisini düzeltme ilişkisi değildir.

Aynı zamanda kendini duyma ilişkisidir.

Elbette birinin bizi anlaması çok kıymetlidir.

Birinin sarılması, dinlemesi, yanında olması çok iyi gelebilir.

İnsan insana iyi gelir.

Ama hayatın her anında yanımızda bizi düzenleyecek biri olmayacaktır.

Bu nedenle insanın kendi içinde de oturabileceği küçük bir yer kurması gerekir.

Bu, “Kimseye ihtiyacım yok” demek değildir.

İhtiyacını inkâr etmeden, ihtiyacının kölesi olmamaktır.

“Birine ihtiyacım var” ile “Herhangi biri olsun” arasında büyük bir fark vardır.

“Sevilmek istiyorum” ile “Beni istemeyen birinden sevgi almaya çalışacağım” arasında da.

“Rahatlamak istiyorum” ile “Beni rahatlatan her şeyi sınırsızca yapacağım” arasında da.

Belki özgürlük tam burada başlıyor.

İsteklerin hiç olmadığı yerde değil; istek ile eylem arasına küçücük bir bilinç mesafesi koyabildiğimiz yerde.

O mesafede kendimize yeniden sorabiliriz:

“Bu bana gerçekten iyi gelecek mi?”

“Ben şu anda neyi çözmeye çalışıyorum?”

“Bunu yaptıktan on dakika sonra nasıl hissedeceğim?”

“Asıl ihtiyacım ne?”

Ve belki en önemlisi:

“Şu anda kendime karşı mıyım, kendimden yana mı?”

Çünkü kaybolduğumuz anlar çoğu zaman, kolaylıkla gerçekleştirebildiğimiz eylemleri gerçekten ihtiyacımız olan ve gerçekten istediğimiz şeylerin yerine koyduğumuzda ortaya çıkar.

Değişmek isteyen insan bazen fark etmeden kendisine savaş açıyor.

Oysa insan kendisine karşı kazandığı savaşlardan çoğu zaman huzurla çıkmıyor.

Duygusunu bastırıyor, sonra duygu başka yerden çıkıyor.

Yalnızlığını susturuyor, yanlış kalabalıkların içine düşüyor.

Arzusunu aşağılıyor, sonra arzu daha güçlü geri geliyor.

Belki başka bir yol vardır.

Daha sakin.

Daha dürüst.

Daha az gösterişli.

Elimiz bir şeye uzandığında yalnızca:

“Bunu yemeli miyim?”

“Bunu yapmalı mıyım?”

“Bunu yazmalı mıyım?”

diye sormak yerine bir soru daha bırakabiliriz kendimize.

Daha sessiz.

Daha zor.

Ama daha sahici bir soru:

“Ben şu anda neyi doyurmaya çalışıyorum?”

Cevap hemen gelmeyebilir.

Ama insan doğru soruyla biraz yaşayabilirse, bazen cevap davranıştan önce gelmeye başlar.

Ve belki asıl değişim tam orada başlar.

 
 
 

Yorumlar


İletişim

Açıkel Yayıncılık, Eğitim, Kişisel Gelişim ve danışmanlık - Mustafa Özgür Kök
Adres : Liman mah. 40. sok. 
             Konyaaltı Antalya

​​

Tel:  90 0242 3168697

Watsup / Cep : 90 0533 8153354

​

Email : mozgurkok@hotmail.com

  • Instagram
  • Youtube

​

 

Mesajiniz icin tesekkürler

bottom of page