Kendi Hayatınla Kavga Etmek
Bir öğrenci düşün. Her gün dersleriyle kavga ediyor. Okula kızıyor, sınava kızıyor, öğretmenine kızıyor. Okumak zorunda olmaktan yakınıyor.
Sınavı geçip geçmeyeceği henüz belli değil. Ama o kavganın acısını şimdiden çekiyor.
Yıllar sonra okul, hayatının küçük bir parçası olarak kalabilir. Başka işler, başka sorumluluklar, başka meseleler gelir. Fakat bugün onun dünyası orası. O dünyayı sürekli karşısına alarak yaşadığında, hayatının bu dönemini de karşısına almış oluyor.
İnsanın kendi dünyasını sahiplenmesi dediğim şey biraz bu. Sağlığıyla, eviyle, düzeniyle, bütçesiyle, işiyle ilgilenmesi. Kendi yaşantısının içinde bulunması. Sürekli başka bir hayatı beklerken, elindeki hayatla kavga ederek günlerini tüketmemesi.
Bu, bulunduğun yerde sonsuza kadar kalacaksın demek değil. Hayat zaten değişiyor. İş giriyor, dünya değişiyor. Bir ilişki giriyor, değişiyor. Şehir değişiyor, sorumluluklar değişiyor. Ama yeni bir dünya gelene kadar eskisini yaşamak zorundasın. Onunla hiç ilişki kurmadan bir sonrakine geçemiyorsun.
Bir işi seçmişsin. O işin kazancını, düzenini, sınırlarını yaşıyorsun. Sonra her gün o işle kavga ediyorsun. Bu kavga, tek başına başka bir hayat kurmuyor. Ne kazancını değiştiriyor ne çalışma biçimini ne de yarın sabah nereye gideceğini.
Başka bir şey yapmak istiyorsan bunun yoluna bakmak gerekiyor. Ayrılacaksan ayrılmanın koşullarına, hazırlanacaksan hazırlığına, bir süre daha kalacaksan o sürede ne biriktireceğine. İtirazının bir hareketle buluşması gerekiyor.
Yalnızca “Ben bunu istemiyorum” dediğinde, istemediğin hayatın içinde kalmaya devam edebilirsin.
Ama burada önemli bir ayrım var. Görevini sahiplenmemek insanı tüketir; gereksiz yükleri sahiplenmek de insanı tüketir. Birinin çözümü sorumluluk almakken diğerinin çözümü, üstüne yığılmış her şeyi taşımayı bırakmak olabilir.
Bu ayrımı yapmadan “Sorumluluk al” demek de eksik kalır.
Kendi hayatına ilişkin bir görevden mi kaçıyorsun, yoksa başkalarının hayatına ilişkin görevleri de kendi üstüne mi alıyorsun? Bugün seni yoran şey, yapman gerekeni yapmamak mı; sana ait olmayanı yıllardır yapmak mı?
İkisi de yorabilir. Fakat aynı yoldan çözülmez.
İnsan bazen o kadar çok şey yapar ki hâlâ eksik bir şey yaptığına inanır. Beklentileri karşılamaya çalışır, kırgınlıkları gidermeye çalışır, herkesi memnun etmeye çalışır. Bütün bunların sonunda yine aynı soruya döner: “Ben neyi yapmıyorum?”
Belki de artık bir şeyler yapmaman gerekiyor.
Bu ihtimali düşünmek kolay değildir. Özellikle o yüklerle birlikte suçluluk da birikmişse. Bir şeyi yapmadığında yalnızca bir görev eksik kalmış gibi hissetmezsin; sen eksik kalmış gibi hissedersin. Kendini açıklamaya, haklılığını kanıtlamaya, bir kez daha çabalamaya başlarsın.
Oysa ne kadar çabaladığınla neyi üstlendiğin ayrı meseleler.
Dışarıdan bakarken bunu daha kolay görürüz. Film izlerken “Açma o kapıyı” deriz. Kapının arkasında ne olduğunu görmüşüzdür; karakterin yaptığı hata bize apaçık gelir. Başkasının ilişkisinde de benzer bir açıklığımız olur. Nerede durması gerektiğini, neyi kabul etmemesi gerektiğini anlatabiliriz.
Kendi hayatımızın içine döndüğümüzde aynı açıklığı bulamayız.
Çünkü orada yalnızca bildiklerimiz bulunmuyor. Yıllardır duyduklarımız, alıştıklarımız, korkularımız, beklentilerimiz de bulunuyor. “Bunun doğru olmadığını biliyorum” dediğin hâlde aynı yere tekrar dönebilirsin. Bilmekle, o bilgiye göre yaşayabilmek arasındaki mesafeyi bir cümleyle geçemeyebilirsin.
Duygusal olarak yerleşmiş bir şeyin değişmesi bu yüzden yalnızca fikir değiştirmek kadar kolay olmayabilir. Bir yangın haberi, onu uzaktan izleyen biri için haberdir. Yangın yaşamış biri içinse geçmişteki korkunun da yeniden geldiği bir an olabilir. Aynı görüntüye bakılır, aynı şey yaşanmaz.
İnsanın dünyasını yalnızca bugün söylediği birkaç cümleden ibaret sanırsak, bu derinliği kaçırırız. O cümlelerin altında uzun bir hayat vardır.
Sonra da “Bunu daha önce konuşmuştuk, niye hâlâ aynı şeyi yapıyorsun?” diye şaşırırız.
Bir meseleyi bir kere görmüş olmak, onu hayatın her koşulunda aynı açıklıkla göreceğimiz anlamına gelmiyor. Aynı sınav başka bir zamanda, başka bir ilişkide, başka bir biçimde karşımıza çıkıyor. Daha önce öğrendiğimizi sandığımız bir yerde yeniden zorlanıyoruz.
Bu, önceki öğrenmenin hiç olmadığı anlamına da gelmez. Ama o bilginin ne kadar yerleştiğini yeniden görürüz.
İdrak bazen tuğla tuğla yükseliyor. Bir şeyi anlatıyorsun, konuşuyorsun, örnek veriyorsun; hemen bir karşılık bulamıyorsun. Sonra başka bir olay yaşanıyor. Önceden söylenen bir cümle o olayın içinde yerini buluyor. Tuğla aynı tuğla ama bu kez harç hazır.
Bazen de tek bir söz, birbirine bağlı birçok şeyi harekete geçiriyor. İnsan daha önce bakıp göremediğini görüyor. Bizim dilimizde “Allah kalp gözünü açsın” dediğimiz yerlerden biri bu. Bir şeyi göstermek için uğraşırsın; ama o insanın görmesi, senin anlatma isteğinle aynı anda gerçekleşmeyebilir.
Bu yüzden değişimin yalnızca dışarıdan yapılabilecek bir iş olduğunu düşünemiyoruz. Sen anlatabilirsin. O insanın kendi hayatıyla kuracağı ilişkiyi onun yerine kuramazsın.
Zorluklar da bu öğrenmenin bir parçası olabiliyor. Başımıza gelen bir şeyi “aşılanmak” diye düşünmek bazen yaşadığımızı anlamlandırmanın bir yolu. Daha önce karşılaştığın bir güçlüğü, yeniden karşına çıktığında başka türlü karşılayabilirsin. İlk kez gördüğün şeyle daha önce içinden geçtiğin şey aynı ağırlıkta gelmeyebilir.
Fakat buradan her zorluğun insanı güçlendirdiği sonucunu çıkaramayız. Bazen insanın enerjisi de bitiyor. Yıllardır taşıyor, uğraşıyor, toparlıyor ve artık taşıyamıyor. O noktada yalnızca dayanmayı övmek, hangi yükün onu tükettiğini görmemize engel olabilir.
Yine aynı ayrıma dönüyoruz: Hangisi senin görevin, hangisi üstüne yüklenmiş bir şey?
Başına gelenleri anlatmakla hayatının bundan sonraki sorumluluğunu almak da ayrı işler. Sana ne yapıldığını görebilirsin. Haksızlığa uğramış olabilirsin. Ama yalnızca “Onlar böyle yapmasaydı” cümlesinde kaldığında, bugünkü hareketini de onların değişmesine bağlamış olursun.
Onlar değişmezse ne olacak?
İnsanların verebildiği cevap bazen o kadardır. Aynı beklentiyi taşırlar, aynı sözleri söylerler, aynı davranışı sürdürürler. Senin bunu daha açık anlatman, onların mutlaka başka bir insana dönüşeceğini göstermiyor.
Kendi yolunu onların anlayışına bağladığında, yolun da orada bekliyor.
Yaş için de benzer bir bekleme kuruyoruz. “Artık çok geç” diyoruz. Eğitim için, meslek için, başka bir hayat kurmak için. Oysa ilerleyen yaşında eğitimini tamamlayan, baştan başlayıp bir yol alan insanlar gördüm. Kendilerine sunulmamış bir şeyi sonradan kurdular.
Yaşadıkları eksikler yok olmadı. Ama o eksikler, bundan sonra hiçbir şey yapamayacaklarının son sözü de olmadı.
Burada her şeyin kolay olduğunu söylemiyorum. Bir yıl, iki yıl çalışmak gerekebilir. Birinin yanında yeniden öğrenmek, hazırlık yapmak, alıştığın düzeni değiştirmek gerekebilir. “Geç değil” demek, “Uğraşmadan olur” demek değil.
Asıl mesele, insanın hayatının sorumluluğunu alırken hangi sorumlulukların gerçekten kendisine ait olduğunu da görmesi.
Bazen dersin başına oturacaksın. Bazen başka bir iş için hazırlanacaksın. Bazen de yıllardır karşılamaya çalıştığın bir beklentiyi karşılamayacaksın.
Hepsini aynı “Daha çok çabalamalıyım” cümlesiyle çözemezsin.
Belki artık “Neyi eksik yapıyorum?” sorusunun yanında şunu da sorman gerekiyor:
“Neyi gereğinden fazla yapıyorum?”




Yorumlar