top of page

Kendini Feda Eden Zihin: Suçluluk, Kararsızlık ve İçsel Bölünme

Güncelleme tarihi: 24 Mar


Neler varmış konumuzda?

·       Sürekli olarak “iyi olma” ihtiyacında olduğumuzda bunun yarattığı tükenmişlik

·       Herkesi memnun etmeye çalışmanın da bir bedeli

·       Suçluluk duygusunun karar mekanizmasını nasıl bozuyor

·       “Ben ne istiyorum?” yerine “Kim kırılır?” sorusuyla yaşamak

·       Düşünmeden konuşmak ve kendi sözümüzün altında ezilmek

·       Seçim yapıp bu seçimleri sahiplenememek → mağduriyet döngüsü

·       Hayatı zihinde yaşamak vs gerçek bir hayattı yaşamak

·       Kendini yetersiz, eksik, hatalı görme eğilimi

·       Kendinden kaçış ve dış onaya bağımlılık

·       Kabul etmenin gücü. Kendinle kavga etmeyi bırakmak

·       Hayatın farklı tonları olduğunu kabul edememek


 

Bazen bir olay yaşanır…

Yaşanılan bu o olay bize bir başlangıç olsun. Bu sadece bir tetikleyicidir.Bizim inceleyeceğimiz bunun ardında olanlar. Bu noktadan yola çıkarak nasıl bir sürüklenme içerisinde sürecin ilerlediğini ortaya koyayım.

Mesela basit gibi görünen bir durum… Bir iş arkadaşımıza/patronumuza/eğitmenimize… mesaj atmak, yanıt vermek, bir şeyleri yazmak, bir şeyleri yazmamak, yani bir takım eylem kararları almak… dışarıdan bakınca teknik bir karar gibi duruyor. Ancak bu bir durum, bu durumun ortaya çıkması birlikte iç dünyamızda yaşanılanlar için söylenecekler mesajda yazılacaklardan fazlası olabilir.

Karar süreçlerimiz olur ve bunlarla birlikte arka planda yani içimizde bir şeyler harekete geçer.

Bunlara örnek şunlar olabilir;Suçluluk.Onay ihtiyacı.Memnun etme çabası.Ya da çok daha fazlası mümkün.

Yani durumların içimizde yankılanan farklı sesleri olur.Bu sesler bize yön verir.Mesela…Kendimizi yeterince ortaya koymamamıza neden olabilir.

Şuna da dikkatinizi çekeyim. İnsanlar çoğu zaman, yaptığı bir şeyleri neden yaptığını tanımlı şekilde fark etmez. Çoğu hamlemiz otomatik süreçlerle oluşur.Yani hazırlık, uyanık, çok yönlü düşünen kişi olmak sürekli mümkün değildir. Her daim zihnimiz açık farkındalığımız tam yaşamayız. Bu durumda öğrenilmiş kalıplarımız ve hazır şablonlarımız bizi anlık olarak işlerlikli kılar.Bir anda söylenilen söz, atılan mesaj, sergilenen mimik... çoğunlukla hazırlardan ve yeni planlanmamış uyanık farkındalıkla kurgulanmaz.Belki,Elimizi korkak alıştırmışızdır ve tedirgindir içimiz, mesajımız gibi ruhumuzda bunu açığa vurur.

“Ben bunu neden söyledim?”“Ben bunu neden yaptım?”Yapmıştır çünkü düşünerek değil, otomatik yapar.

Ve otomatik davranışların arkasında da genelde bir şemanın parmağı vardır.

Burada çalışan farklı hazır kalıplarımız olabilir.

“Kırmayayım.”“Eksik kalmayayım.”“Herkese karşı doğru olayım.”Ama bunun gibi çok masum görünen hazır kalıpların sonucunda, bizim için çok ağır bir maliyetler oluşabilir.

Bu maliyetlerden bir tanesi “Kendini feda etmek”.Gelmek istediğim nokta şurası…Sürekli iyi olmak isteyen insanlar, bir noktadan sonra kırgın insanlara dönüşür.

Çünkü iyi olmak ya da iyi gözükmek için sürekli kendilerinden tavizler vermek zorunda hissederler.

Zaman verirler.Enerji verirler.Emek verirler.

Ama bir süre sonra dönüp bakarlar ve şunu hissederler:“Ben ne aldım?”madalyonun diğer yüzünde…

İnsan verdiğini hatırlar, aldığı şeyi unutmaya meyillidir.

Ama aynı kural, karşı taraf için de geçerlidir.O da senden aldıklarını hatırlamaz.

Bu yüzden ilişkilerde şöyle bir çarpıklık oluşur,Herkes kendini veren taraf zanneder.Kimse alan taraf olduğunu kabul etmez.Ve burada dengeler bozulur.

Şimdi bu hikâye ile anlattıklarımızı birbirine bağlayalım. Günlük yaşantımızı sürerken, peyderpey ortaya çıkan temaslarda bu telefon görüşmeleri, karşılaşmalar, gelen veya yollanılan mesajlar… tüm bunların gerçekleştiği anlardaki ruh hallerimiz ve sonrasında gelişecek ruh hallerimiz bugünkü konumuzun öncesi ve sonrasını incelememize neden olmakta.Mesela;Farkında olmadan sürekli veren pozisyonuna geçmiş ve bunu “doğru olan bu” diye yapan bir kişiyi düşünelim.

Ama içten içe bir yeri de şunu söylüyor.“Bu kadar da olmaz. Abarttın yaparken sanki”

İşte o ses önemli. Tabi o ses çıkıyorsa ve bu ağız azıcık da olsa şeyi kısık bir ses ile bir şeyler söyleyebiliyorsa…Çünkü o kısık ses senin iç sesin ve sınırını irdeleme ihtiyacı hissediyor.Ama sen o sınırı, o mesajı duymalı ve yorumlayabilmelisin ki için rahat etsin.

Hatta çok verdin, abarttın gibi duygu ve düşüncelerin yanı sıra daha fazlası da devreye girebiliyor.

Suçluluk.“Ya ayıp olur.”“Ya yanlış anlaşılırsa.”“Ya eksik ifade edersem.”

Bu duyguya da dikkat edelim, suçluluk çok tehlikeli bir duygudur. Temaslarımızın içerinde bir yerlerde birdenbire sessizce içimize sızıverir.Nedenini bilmediğin şekilde seni istemediğin şeyleri yapmaya zorlar.

Ve zamanlasana şunları yaptırabilir tüm bu hissettiklerin.“Sen kendin için değil, başkaları için empati duyarak hareket etmelisin. Onların ne düşündüğünü tahmin etmek ve ona göre hareket etmek gerekli”

Bu kontrolünün dışında oluşan ve gelişen şemalar, yerleşik iç sesler, duygusal tetiklenmeler, hazır ama yaralı düşünme kalıpları hayatını zorlaştırmaktadır. İşte buradan sonra hayat zorlaşır.Çünkü karar tepkilerin ve harekete geçiren eylemlerin başkalarına göre şekillenmekte.

Kendine sormazsın ki, “Ben ne istiyorum?”

O cümlenin yerini de şu cümle alır, “Kırılır mı, gücenir mi, kızar mı, kınar mı, ayıp etmiş mi olurum?”

Parmak ucunda yürümek ve yaptıklarından sürekli şüphe duymak. Bu düşünce yapısı seni sürekli bölünmüş bir hale getirir.

Şimdi konumuz değişiyor, dikkat edin. Bu başlık da oldukça önemli.

“Sesli düşünmek.”

İnsanların yapabileceği büyük hatalarından birisidir sesli düşünmek.Henüz netleşmemiş bir düşünceyi…Karar bile alınmadan …Ham haliyle dışarıya seslendirmek.

Bu ne demek biliyor musunuz?

Daha pişmemiş bir yemeği sofraya koymak. Kafanızın içerisinde bir konu daha oturmamışken, ulu orta söylemek.Ve söylediğin anda…O artık bu cümlelerin başkaları tarafından bir “karar” gibi, bir “taahhüt/söz” gibi algılanması.

Artık beyan edilmiş olan, karşı taraf için o bitmiş ve tamamlanmış durumda. Ama senin için hâlâ süreç.İşte burada baskı başlıyor. Çünkü artık geri dönemiyorsun.Çünkü söyledin.

Bu yüzden insanlar kendi söylediklerinin altında kalırlar.Ve bunun bedellerini fark etmezler, bu boş boğazlıklarından da kolaylıkla ders almazlar.

Bir cümle kurarsın…Sonra o cümlenin sorumluluğunu taşımak zorunda kalırsın.

O yüzden düşünmeden konuşmak hiç mi hiç akıllıca değil…Konuşmadan önce düşünmek gerekir.Hatta daha da önemlisi…Her düşünce konuşulmaz. Bazı düşünceler sadece düşünülür. Olgunlaşır. Netleşir. Sonra paylaşılır. Gerekiyorsa hiç paylaşılmaz.

Şimdi buradan yola çıkarak konu da başka yere giriyoruz.

Sadece davranışlarımız değil…Yaşam biçimimiz.Bunun nasıl bir dinamikle aktif anlık temaslarımıza bağlanacağını merak ediyor olabilirsiniz. Anlatayım…

Hayatlarımızda, gündelik yaşantımızda, aktif gündemimizi ilgilendiren belirli alanlar var.Otomatik pilottan bahsettik buraya kadar, bu otomatik pilot temaslarımızda oluşan reaksiyon ve eylemlerimizi belirliyor ve bunlarda duygu ve psikolojik durumlarımızı tetikliyor dedik. Yani yaşadığım zamanda, günde ve anda dinamik bir sahiplenme ve kendimizle aktif bağ kurmakta kopukluk yaşadığımızda başımıza gelenlere bir miktar dokunduk. Şimdi yine kendi hayatımızın şimdisi ile bağ kurmaya çekeceğim dikkatinizi.

Seçtiğim hayatımın, belirlediğim yolun b dönem içerisinde; hatta bugün yapılması ve odaklanılması gerekenlerinin olduğunu hatırlatarak başlayayım.

Kimse hayatımızı ve sorumluluklarımızı seçerek, bugün ki yapmamız gerekenleri yapmaya zorlayarak bizi bu noktaya getirmedi. Hayatımızda bugün yaşadığımız her şeyin seçimini öyle ya da böyle, bir zaman biz kendimiz yaptık.

Ama bu seçimin içinde huzursuz isek. İşte burada bu kısma daha fazla dikkat edin.

İnsan, seçtiği hayatı kabullenmediğinde acı çeker.Seçtiğiniz herhangi bir şeyi kabullenmezseniz… Onunla sürekli kavga edersiniz. Ve bu kavga bitmez. Çünkü kaçamazsınız. Seçimlerini yaşıyorsunuz ve bu da sizin hayatınız.

Hatamız nedir peki?

İnsanlar seçim yapıyor ama sahiplenmiyor.“Ben bunu seçtim” demiyor.Onun yerine şöyle tanımlamak yoluna gidiyor.

“Mecburen” “Zorunda mıyım.” “Sanki birileri zorla beni buraya getirdi.” ” Böyle tahmin etmemiştim.” ...

Hayır tabi ki.Hayatımızı bugün ki haline hiç kimse getirmedi.Biz seçtik.Ve bu dürüstlük, herkes için çok önemli bir kırılma noktasıdır.

İnsan seçimlerini sahiplenmediği sürece…Hep mağdur kalır. Bir de kazanımı var ki hep de haklı hisseder.Ama sahiplendiği anda…Kontrol başlar.Şikâyet biter.Netlik başlar.

Konuyu buradan alıp başka bir yere götüreceğim şimdi de.

Hayatın aslında çok basit olmasına.

Hayat çoğunlukla hissettiğimiz derecede zor değil. Hatta hayat basit. Ama insan zihni karmaşık. İnsanlar yaptığı şeyleri fazlasıyla büyütüyor. Anlam yüklüyor. Abartıyor.

Bir gününüzü düşünün… Gerçekten ne yaptın?Yemek yedin. Biraz yazı yazdın. Bir yere gittin geldin. Bir şey okudun. İşe gittiysen işin yaptın her günkü gibi. Aslında bu kadar. Aynı tekrarları birkaç ufak farklılık ile tekrar edip durdun değil mi?

Ama zihin ne yapıyor?O basit eylemlerin etrafına koca bir hikâye yazıyor.

“Acaba doğru mu yaptım?” “Ya şöyle olsaydı?” “Niye böyle oldu?” “Ya o bana bunu niye dedi?” “Ayşe, Fatma bana laf mı soktu.” “Ya başıma bir şey gelirse.”…

Ve o gün, tüm bu zihinsel curcuna içerisinde yaşanmadan bitiyor.

Çünkü biz o günü gerçekten olduğu gibi yaşamıyoruz. Zihnimiz de başka bir dünyayı yaşıyoruz.

Ya geçmişte…Ya gelecekte…Ama çoğunlukla şu anda değil.

Sıradaki sorguladığımız şey şu olacak,

Kendimizle kurduğumuz ilişki. İşte dışarıyla olan tüm sorunların kökü burası.

Sen kendini nasıl görüyorsun?

Çoğu zaman cevap çok bildiktir, ama bu düşünülmez ve söylenilmez…

Belki de “Yetersiz. Hatalı. Basit.”Bu üç kelime çok ağırdır.Ve insan kendini böyle gördüğünde…Kendinden kaçmaya başlar.İşte o acelecilik…O panik…O kararsızlık…Hepsi bundan sonra ortaya çıkar.

Çünkü insan bunları hissederken kendinde kalamaz.

Aslında kendinde kalmak zor gelmezken; İnsan kendini beğenmez, kabul etmez, yargılarken kendini sürekli dışarı kaçmaya çalışır.

Başkalarından ve başka insanlara kaçar… Onaylar da ve onay alma savaşlarında kaybolmaya başlar… Kararların alınanlarına ve alınamayanlarına bakarak acı çeker…

Ama kaçtıkça daha çok kaybolur.

Buradan çıkışı nerede arayalım?

Kabullenmekte.

Ama bu pasif bir kabullenme değil.

Bu aktif bir sahiplenme.

“Ben buyum.”“Hatalarım da benim.”“Doğrularım da benim.”“Eksiklerim de benim.”

Püf noktası şu,

Kabul etmek demek…Vazgeçmek demek değil.

Kabul etmek demek…Kendinle kavga etmeyi bırakmak demektir.

Çünkü insan kendini kabul etmediği sürece…Sürekli kendini düzeltmeye çalışır. Bu bitmeyen bir yoğrulmadır. Hamuru fazla yoğurursan hamur çürür.Hiçbir zaman yeterli olmaz.Hiçbir zaman tamamlanmaz.

Biz hayatı iki uç arasında görüyor olabiliriz. Ya birsi ya da diğer olarak algılıyor ve bunların dışında başka bir seçeneğin var olamadığını düşünüyor da olabiliriz. Hayatı siyah ve beyaz değildir.Doğru – yanlış.İyi – kötü.Güzel – çirkin.

Hayatımızın rengi gridir, mavidir, sarıdır, kırmızıdır, binlerce ara ton ve çok sayıda ana tondan oluşur.

Seçimler, İnsanlar, İlişkiler farklı renklerle yaşar.

Ama siyah ve beyazın dışındaki renkleri geçerli kabul edemiyorsak yorulur ve kendi yaşamımızı çatışma içerisinde yaşarız. Çünkü tüm bu renklerin varlığı bizim kendi şablonuna uymaz. Kabullenmeyiz ister istemez onları. Mevcut gerçeklikler gündem ve olanlar ile zihnimiz bir türlü uyuşmaz.

Öğrenilmiş duygular.

Senin sandığın pek çok şey sana ait değil.Temizlik…Kaygı…Suçluluk…Korku…Bunların çoğu öğrenilmiş hissettiklerimizdir.

Annenin/ babanın sesi…Çevrenin sesi…Toplumun sesi…Senin sesin gibi konuşuyor.

Ama bunların hiçbiri senin sesin değil.İşte insanın en büyük yolculuğu da burada başlar.“Bu bana mı ait?” sorusunu sormaya başladığında.

Dikkat ettiyseniz önce kayboluş, sonra çatışma ve sonrasında da kendimize yaptığımız yolculuk ve buradan çıkışın kodlarına doğru yol aldık. Ve halen buna devam ediyoruz. Amacımız sadece tespit ve deşifre yapmak değil. Çözüme giden adımları da atmak. Şimdi Kaldığımız yerden devam edelim.

Kendinle barış.Seçimlerinle barış.Hayatınla kavga etme.

Hayatınızı değiştirmek bir adım ama bunu yapmadan değiştirmeden önce, bakış açınızı değişmek zorundasınız.

Kendinizi kabul etmek bir adımınız… Bu adımı atmadan da hiçbir şeyi düzeltemezsiniz.Atılacak diğer adımları da yeni paylaşımlar geldikçe hayatınıza yavaş yavaş geçirmeniz dileği ile, hoşça kalın.


 
 
 

Yorumlar


İletişim

Açıkel Yayıncılık, Eğitim, Kişisel Gelişim ve danışmanlık - Mustafa Özgür Kök
Adres : Liman mah. 40. sok. 
             Konyaaltı Antalya

​​

Tel:  90 0242 3168697

Watsup / Cep : 90 0533 8153354

Email : mozgurkok@hotmail.com

  • Instagram
  • Youtube

 

Mesajiniz icin tesekkürler

bottom of page